Misyonumuz; Toplumun dinî ihtiyaç ve beklentilerine cevap vermek amacıyla İslam Dini`nin temel kaynaklarına dayalı doğru ve güncel bilgi ile toplumu din konusunda aydınlatmak, inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek ve ibadet yerlerini yönetmektir. Vizyonumuz; Türkiye ve dünyada İslam Dini`ne ilişkin her hususta referans alınan, en etkin ve saygın kurum olmaktır.
 
İZMİT MÜFTÜLÜĞÜ SİTEMİZE HOŞGELDİNİZ
                
  
                    
      

     Web Türkçe Sayfalar











KOCAELİ



+ T.C. Kimlik Sorgula
+ Ösym                       
+ TUIK                         
+ İlahiyatlar               
+ Kocaeli Bş. Bld.     
+ Eğitim Merkezleri
+ Kocaeli Müftülüğü



HUTBELER

      

      

            EŞİMİZ, EVLADIMIZ, ANNEMİZ: KADIN

 

       Muhterem Müminler!

       Erkek ve kadın olarak insan, Allah’ın yarattığı en mükemmel varlıktır. Şüphesiz insanın,   erkek ve kadın olarak yaratılmasında sayısız hikmetler mevcuttur. Yaratılışın kanunu budur. Her şey çift olarak yaratılmıştır.[1]

 

     Kıymetli Kardeşlerim!

     Kur’an-ı Kerim’de ve Sevgili Efendimizin dilinde, kadınıyla erkeğiyle Müslümanlar birbirlerini koruyan, birbirlerine destek olan, sevgi ve saygıyla hayatı paylaşan kardeşler ve dostlar olarak ifade edilmektedir. “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, ihanet etmez, yalan söylemez ve onu sıkıntıda bırakmaz.  Müslümanın kanı (canı), namusu ve malı dokunulmazdır, saygındır…”[2]

 

    Kardeşlerim!

    Şiddet, baskı ve aşağılama hayatın hangi alanında ve kime karşı olursa olsun büyük bir zulümdür ve suçtur. Yüce Rabbimiz bizden hayatımızı, adalet, sadakat, sorumluluk, dürüstlük, vefa, yardımlaşma, alçak gönüllülük ve merhamet gibi yüksek ahlaki erdemlerle donatmamızı istemektedir. Yalan, ihanet, sorumsuzluk, kibir, öfke, nefret ve işkence gibi eylemlerden ise kesin bir şekilde bizleri men etmektedir. Zira, “Müslüman, Müslümanın elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.”[3]

 

    Kıymetli Kardeşlerim!

    Sevgili Peygamberimiz kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla bütün insanlara büyük değer vermiştir. Bilhassa kadınlar ve kız çocukları konusunda özel tavsiyelerde bulunmuştur. Kadınların ve kız çocuklarının, şiddet, baskı ve aşağılamadan uzak tutulması için her fırsatta uyarılarda bulunmuştur. Zira kadın, insanlığın varlık sebebidir. Yüce Kitabımızda kadın; bütün insanlığın anası Havva’dır. Cesaret ve asaletiyle Asiye’dir. İffet ve temizliğiyle Meryem’dir.  Sadâkat ve teslimiyetiyle Hacer’dir. Hayatın zorlukları karşısında eşine verdiği destekle Hatice’dir. Peygamber hikmetini kendisinde tevârüs ettiğimiz Âişe’dir. Nesli Pâki Muhammedî’nin annesi Fâtıma’dır. Cefakâr annelerimiz, vefakâr kız kardeşlerimiz, kader ortağımız çilekeş eşlerimiz olarak kadın her türlü hürmet ve saygıya layıktır. Nitekim Resul-i Ekrem Efendimiz;    “Sizin en hayırlılarınız hanımlarına karşı en iyi davrananınızdır”[4], “Sizden eşine karşı el kaldıranlarınız, hayırlı kimseler, iyi insanlar değildir”[5], “Kadınlarınızın hakları konusunda Allaha hesap vereceğinizi unutmayın. Çünkü onlar Allah’ın size emanetidir.”[6] buyurmaktadır.

 

 

    Muhterem Müslümanlar! Aziz Kardeşlerim!

    Bugün insanlık, bilhassa kadın hakları konusunda büyük bir imtihan ile karşı karşıyadır. Dünyanın hala pek çok yerinde kadınlar; akıl almaz, vicdanlara sığdırılamaz baskı, şiddet ve zorbalıklara maruz kalmaktadır. Öteden beri kadınlarımıza ve kız çocuklarımıza yönelik baskı, şiddet ve aşağılamanın arkasında cehalet, kaba kuvvet ve kadın algısına dair bir takım yanlış ve köhne görüş ve düşünceler yatmaktadır. Aslında bütün bunlar cahiliyye devrinin anlayış ve düşünceleridir.

 

     Nitekim, adalet timsali büyük halife Hz. Ömer, bu yanlış telakkiyi şu sözüyle açık bir biçimde ortaya koymuştur: “Biz Cahiliyye döneminde kadınları insan yerine koymazdık. İslam geldi ve bizden onlarla en iyi şekilde ilişki ve iletişim kurmamızı istedi. İşte o zaman biz, onların da bizim üzerimizde hakları olduğunu anladık.”[7]

     Cahiliyye insanının kadını aşağılayan tutum ve tavrını en çarpıcı ve etkileyici biçimde Cenab-ı Hak bize resmetmektedir: “Onlardan birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelendiğinde, içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! Kendisine verilen bu kötü haber yüzünden utanır ve eşinden dostundan gizlenirdi.”[8]

 

    İşte cahiliyye insanının acınası ruh hali bu idi. Kadına karşı yönelen şiddet sebebiyle, çağdaş cahiliyyenin ruh hali de bundan daha iyi değildir. Bunda kadını metalaştıran, onu eşya seviyesine indiren inkârcı-materyalist anlayışın payı unutulmamalıdır. Manevi değerleri yok sayan, hayatı hazcılığa indirgeyen yaklaşımın payı da inkâr edilemez. Kadın ve çocuğa yönelik şiddette, alkolizmin etkisi de göz ardı edilemez. Bilhassa, Batı muhitlerinde ortaya çıkan ve giderek dünyanın diğer bölgelerine de sirayet eden cinsellik ve şiddetin nesnesi haline getirilmiş kadınların, âhu enînleri, feryatları insanlığın vicdanını sızlatmaktadır. Bu realitenin ticari bir sektöre malzeme edilmesi de yürek burkan bir trajedidir.

     İslam ise, bu algıyı tamamen tersine çevirmiş,  kadın ve kız çocuklarının saygıya en layık kimseler olduğunu insanlığa öğretmiştir.  Nitekim, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah bu konuda şöyle bir tanıklıkta bulunmaktadır: “Biz Peygamber(sas) zamanında hakkımızda vahiy indirilir korkusuyla, hanımlarımıza kaba davranmaktan ve onları incitici söz söylemekten çekinirdik. Maalesef Efendimizin(sas) vefatından sonra aynı duyarlılığı gösteremez olduk.”[9]   

 

    Aziz Kardeşlerim!

    Rabbimiz, haksızlık ve zulmü asla sevmez. Zulüm ve şiddeti hoş gören hiçbir yaklaşımın, düşüncenin, geleneğin ve inanışın; kendisine Kuran ve Sünnet’te yer bulması mümkün değildir. Dinimizin hedefi, kadını ve erkeğiyle bütünleşmiş, ayrılığı ve parçalanmayı tasvip etmeyen, herkesin hak ve hukukunun gözetildiği erdemli bir fert ve toplum inşa etmektir.

 

    Kardeşlerim! Geliniz, kendimizden başlamak üzere, acısıyla, tatlısıyla ömrümüzü birlikte geçirdiğimiz eşlerimizi, ailelerimizi, komşularımızı ve tüm çevremizi elimizden, dilimizden, emin kılalım. Zira mümin, güven veren emin kimsedir.  Geleneğimizdeki, “karıncayı dahi incitmeme” ilkesi hayatımızın vazgeçilmez düsturu olsun. Gönül kırmanın Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük bir vebal olarak telakki edildiğini hiçbir zaman unutmayalım. Şiddet, hayatımızdan uzak olsun. Sevgi, saygı hoşgörü hayatımıza hakim olsun. Aziz kardeşlerim, kadınını alçaltan milletlerin yükseldiğine tarih şahit olmamıştır.  

 

 

 

Hazırlayan ve Redaksiyon:

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü



[1] Zariyat, 51/49.

[2] Buhârî, Mezâlim, 3;Müslim, Birr, 58;Tirmizî, Birr, 18.

[3] Buhari, İman, 4-5; Müslim, İman, 64; Ebu Davud, Cihad, 2; Tirmizi, Kıyame, 52.

[4] Tirmizi, Rada’, 11.

[5] Ebû Dâvûd, Nikâh 42.

[6] Müslim, Hac, 19.  

[7] Buhâri, Libâs, 31; Tefsîr 66, 2.

[8] Nahl, 58/59

[9] Buhârî, Nikâh, 81.

 

TARİH      : 21/10/2011  

إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ

(Tevbe, 9/111)

                

AZÎZ ŞEHİTLERİMİZE…

      

 

       Kardeşlerim!

       Cenazelerimiz, bizim istikbalimizdir. Bugün biz onları uğurlarız; yarın da başka kardeşlerimiz ilahî rahmetin kucağına tevdi ederler bizi. Uğurladıklarımız arasında öyleleri var ki, biz onlara ölü demeyiz. Çünkü onlar şehitlerimizdir. Biz onlara ölü demesek de, diyemesek de, acılarını kalbimizin ta derinliklerinde yaşarız. Onlar bizim babamızdır, kardeşimizdir, eşimizdir, evladımızdır. Onlar bu ülkenin doğusundan, batısından, köyünden veya kentindendir. Kim olurlarsa olsunlar, nereli olurlarsa olsunlar, onların her biri, hepimizin şehididirler. Bu toprakların üzerine bir damla şehit kanı düştü mü, acısı bütün vatanı sarar, ıstırap bütün milletin yüreğini sızlatır.

 

       Kardeşlerim!

       Biz her bir şehidimizin acısını ayrı ayrı duyarız. Her şehid haberiyle yüreğimizden bir parçanın daha koptuğunu hissederiz. Biliriz ki; “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” inancı acımızı hafifleten teselli kaynağımızdır. Bu yüzden feryat etmeyiz, bağırıp çağırmayız, taşkınlık yapmayız, alkışlarla, tezahüratlarla cenazelerimizi gösteriye çevirmeyiz. Acımız ve öfkemiz, bizi vakarımızdan, ağırbaşlılığımızdan uzaklaştırmaz. Öteden beri biz, şehitlerimizi, bir büyük milletin uğurlayışıyla uğurlarız: Tıpkı Rasulullah (s.a.s.)’ın ve onun sahâbilerinin yaptığı gibi. Onlar nice şehitlerini toprağın bağrına verdiler de mü'mine yakışan vakar ve olgunluktan asla taviz vermediler.

 

      

    

      Kardeşlerim!

       Bizler şehitlerimize dua ederken, onlardan da müjde alırız. Zira onlar, Allah’ın kendilerine vaat ettiği müjdeye kavuşmuş, bunu bizzat görmüş, ebedî saadetin nimetlerini bilfiil tatmaya başlamışlardır. Çünkü onlar “Allah yolunda öldürülenleri ölü sayma. Onlar hayattalar ve Rablerinin katında rızıklanıyorlar. Allah’ın kereminden onlara bağışladığı nimetlerin mutluluğu içinde, arkalarında olup da henüz kendilerine katılmamış kardeşlerine, onlar için hiçbir korku olmayacağını ve hiçbir şey için üzülmeyeceklerini müjdeliyorlar…”1 İlâhi kelamının muhatabı ve “Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır…”2 beşâretinin güzide temsilcileridir.

 

Rahmet Peygamberi ise; “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra diriltilip yine öldürülmeyi, sonra diriltilip yine öldürülmeyi ne kadar çok isterdim.”3 buyurarak şehitliğin yüceliğine işaret etmiştir.

 

        Kardeşlerim!

        Son günlerde güvenlik güçlerimizi hedef alan menfur saldırılar neticesinde şehit olan evlatlarımıza Cenab-ı Hak’tan sonsuz rahmet, yaralılara acil şifalar, kederli ailelerine, yakınlarına, sevenlerine ve Aziz Milletimize başsağlığı,  sabır ve metanetler diliyorum.

 

        Bu menfur saldırılar,  Aziz Milletimizin ‘daha çok kardeş olma’ ve beraber yaşama azim ve kararlılığını ziyadesiyle arttıracaktır. Milletimizin birlik, beraberlik, huzur ve kardeşliğini bozmayı hedefleyen bu saldırıları gerçekleştirenler sahip olduğumuz kardeşlik ruhu ve iradesi karşısında emellerine asla ulaşamayacaklar ve hüsrana uğrayacaklardır. Gün, bu büyük acımızı yüreğimizin derinliklerinde hissederek, kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi tüm dünyaya gösterme, sabır ve metanet ile Aziz Şehitlerimize dua etme günüdür.

 

        Bu vesileyle evlatlarını bu ülke için feda eden ailelerimizin acısını yürekten paylaşıyor, şehit evlatlarımıza bir kez daha Yüce Allah’tan rahmet diliyorum.

 

1-       Âl-i İmran, 169-171

2-       Tevbe, 111

3-       Buhârî, Cihad, 7/2835

 

Hazırlayan ve Redaksiyon:  D.İ.B. Hutbe Komisyonu

 

 

 

 

İL            : KOCAELİ

AY-YIL  : OCAK-2011

TARİH :  07.01.2011

 

 

 

*أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ *الم

وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللَّهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ

 

Ankebut Suresi – 29 /1- 2-3

 

 

İMAN-AMEL İLİŞKİSİ

 

Muhterem Müslümanlar!

İnsanın ilk görevi, Allah’ın varlığına ve birliğine iman edip, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmaktır. Zira iman, kalbin nuru, ruhun gıdasıdır. İbadetler ise kalpteki imanın, hayatımıza yansımasıdır. Zaten yaratılışımızın gayesi de budur.

 

Güzel ameller imanı olgunlaştırır. Her ne kadar iman edip amel etmeyen kimse mü’min ise de, amelsiz iman, sönme ve insanı küfre sürükleme tehlikesiyle karşı karşıyadır Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde iman ile salih amel yan yana zikredilmiş, müminlerin sâlih amelleri işleyerek maddî-mânevî gelişmelerini sağlamaları ısrarla istenmiştir Çünkü; düşünce ve kalp alanından, eylem ve hareket alanına çıkamamış olan iman, meyvesiz bir ağaca benzer Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden parlaması, giderek gücünü artırması güzel davranışlarla mümkün olabilir

 

Değerli Müminler!

Bir müslümanın, inancıyla amelinin uyum içerisinde olması, kuvvetli bir imana sahip olduğunun alâmetidir. İman esasları, bir ağacın kökü ve gövdesi, amellerse yaprakları ve meyvesi gibidir. Köksüz, gövdesiz, meyve ve yapraklar oluşmaz, ama meyvesi olmayan bir ağacın faydası da sınırlıdır. Ayrıca, bir ağaç, kurumaya başlayınca ilk olarak yaprakları sararıp dökülür. İbadetsiz imanın durumu da böyledir.

 

İman edip, gereğini yapanların mükâfatlarını Cenâb-ı Hak Enfâl Suresi’nin 2. âyetinde şöyle bildiriyor: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.”

 

Geceleri sabahlara kadar ayakları şişinceye dek ibadet eden Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Aişe’nin “Ya Rasulallah geçmiş ve gelecek tüm günahlarınız affedildiği halde bunu neden yapıyorsunuz?... sorusuna, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in “(Allahın bunca nimetlerine) şükreden bir kul olmayayım mı? Ya Aişe.” cevabı, bizlere inancımızı amellerimizde göstermemizin önemini ne de güzel vurguluyor.

 

Kıymetli Kardeşlerim.!

Günümüzde her türlü teknolojik gelişmeye rağmen gerçek huzura muhtaç olan insanlık eğer kurtuluş istiyorsa; kalbine imanı yerleştirdikten sonra ona iman nurunu takıp, güzel amellerle Yüce Allah’ın huzurunda hürmetle eğilmelidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Cenazeyle ehli, malı ve ameli olmak üzere üç şey kabre kadar gider. Bunlardan ikisi geri döner, bir tanesi kalır. Ehli ve malı geri döner, ameli yanında kalır.”[1]


Hutbemi başta okuduğum Ankebut Suresi 2. ve 3. âyetin meâliyle bitirmek istiyorum. “İnsanlar, “inandık” demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler. Andolsun, biz onlardan öncekileri de imtihan etmiştik. Allah doğru söyleyenleri de mutlaka bilir, yalancıları da mutlaka bilir.”

                                                                                                                  

HAZIRLAYANIN ADI-SOYADI: Şener İNCE

 

ÜNVANI: İzmit İlçesi Rahmet Camii İmam Hatibi  

Kocaeli Müftülüğünün 07.01.2011 tarihli hutbesidir.

 



[1] -(Buhari, Rikak,42; Müslim, Zühd, 5; Tirmizi, Zühd, 46)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İL            : KOCAELİ

AY-YIL  : OCAK-2011

TARİH :  14.01.2011

 

وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Ankebut:64

 

MODERN ZAMANLARDA MANEVİ PROBLEMLER

 

Muhterem Müminler!

 

En üstün bir meziyette eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış olan insan, ruh ve beden, madde ve mana gibi iki unsurdan oluşmuştur. Beden et ve kemikten meydana gelmişken, ruh ise Allah’tan gelen ve vücudu canlı tutan, gören, hisseden ilâhi bir yapıdır. Yüce Allah Kur’an da insana kendi ruhundan üflediğini bildirmiştir.(1)

 

İnsanın hem bedenen ve hem de ruhen mutlu olması gerekiyor. Bunlardan biri eksik veya dengesiz olursa o zaman, o kimse için mutluluktan söz edilemez. Diğer bir ifade ile insan için mutluluk, ancak sağlıklı bir beden ve ruh yapısıyla, endişe ve üzüntüden uzak kalıp inandığı ve amaçladığı güzel ve doğru değerlere sahip olması ile mümkündür. Mutlak manada bir huzur ve mutluluğa erebilmek için insan her iki yönden de beslenmelidir.

 

Aziz Müminler!

 

Bedenin gıdası yeme, içme ve giyinme başta olmak üzere sınırsız dünya varlıkları iken, ruhun gıdası ise sağlam bir inanç ve güçlü bir maneviyattır. Bu gerçeği Yüce Allah Kur’an da şöyle ifade buyuruyor: “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”(2)

 

Yaratılış olarak doyumsuzluk zafiyeti olan insan, lüks bir hayat sürebilmek için birbirleriyle adeta yarışmaktadır. Günümüz dünyası; maddi manada çağın gerektirdiği her türlü modern imkânlara sahip olduğu halde bir türlü huzur ve mutluluğu yakalayamayan ve bu yüzden çeşitli yollarla intihara kalkışan veya huzuru alkol ve uyuşturucularda arayan çok sayıda insanların örnekleriyle doludur. 

 

Günümüz dünyasındaki insanlığın büyük bir kesimi manevi boşluk içerisindedir. Yüreği manen boşaltılandan erdemlik beklemek ise boşunadır.

 

Manevi doyumdan uzak kalmış olanlar, olaylar karşısında güçsüz, çaresiz ve yetersizlik duyguları ile kıvranırken, onun bu sıkıntılı hayatı, ailesini ve çocuklarını olumsuz etkilemekte, boşanmalara ve aile katliamlarına yol açmakta ve ne yazık ki bazen de intihar etmek ve ölmek onlar için kurtuluş olabilmektedir.

 

Bu ruh halindeki insan eğer her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve her şeyin kontrolü O’nda olan Yüce Allah’a sığınarak teslim olmak gibi kuvvetli bir tevekkül inancına sahip olursa kendisini asla çaresizlik içinde hissetmez. Yaratana karşı içtenlikle yapmış olduğu dualarıyla büyük bir güç ve kuvvet kazanmış olur. İnanan insan Rabbini daima yanında hissettiği için her türlü korku ve endişeden uzak yaşar. “Ey iman edenler! Allah’ı çok anınız…”(3) ayeti bu birlikteliğimizi pekiştiren en güzel öğüttür.

 

Değerli Müminler!

 

İnsan hayatının maddi ve manevi bütün yönleriyle ilgilenen ve gerçek manada mutluluk yollarını en doğru bir şekilde insanlığa sunan Yüce dinimiz İslâm’ı doğru ve bütün olarak öğrenmeli, hayata ümitle bakmalı, olumsuzluklardan etkilenerek ümitsizliğe asla düşmemeliyiz. Dinimizin gerçekleriyle aydınlanmalıyız ve insanları aydınlatmalıyız. “ İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.”(4) ayeti celilesinin ışığı altında ömrümüzün her anını ibadete çevirmeliyiz. Rabbimize karşı duyduğumuz tevekkül ve teslimiyet insanı yıkılmaktan, çaresizlik içinde kıvranmaktan ve ümitsizliğe düşmekten koruyan en sağlam yoldur.

 

Hutbemizi okuduğumuz ayeti kerimenin mealiyle bitirelim:” Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilselerdi.”(5)

HAZIRLAYANIN ADI-SOYADI: A.Celil ÇAKAR 

 

ÜNVANI: Karamürsel İlçe Müftüsü    

Kocaeli Müftülüğünün 14.01.2011 tarihli hutbesidir.

 

1-Hicr: 15/29

2-Ra’d: 13/28

3-Ahzap: 33/41

4-Necm: 53/39

5-Ankebut: 29/64

   


 

İL            : KOCAELİ

AY-YIL  : OCAK-2011

TARİH :  21.01.2011

 

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا

Kehf Suresi – 18/46

 

GELECEĞİMİZİN TEMİNATI ÇOCUKLARIMIZ

 

Muhterem Mü'minler!

İnsanlar, geride bıraktıkları nesillerle devam ederler. Dünya hayatının süsü olan yavrularımız, aynı zamanda bizler için birer imtihan sebebidir. Çocuklarımızı Allah’ın rızası doğrultusunda hem kendisi hem de vatanı ve milleti için hayırlı ve verimli bir birey olarak yetiştirmeliyiz. Aksi takdirde hem bu dünyada, hem de Ahirette bizim için sıkıntı sebebi olurlar. Bu durumu Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan ediyor: Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.[1]

 

Değerli Mü'minler!

Çocuklarımızı ve gençlerimizi iyi yetiştirme ve onları İslam ahlakıyla ahlaklandırma görevini yüce Allah bize şöyle emrediyor. “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”[2] Çocuk terbiyesi son derece bilgi, sabır ve ciddiyet isteyen bir konudur. Çocuklarımız için her türlü zorluğa katlanırız. Amacımız ise geride hayırlı bir nesil bırakmak arzusudur. Atalarımız: “Ağaç yaş iken eğilir.” demişler. Bunun için çocuklarımızın, hem maddi hem de manevi yönden gelişimine dikkat etmeliyiz. Çocukların maddi ve manevi gelişimlerinde dikkat edilecek hususları şöyle sıralayabiliriz.

Çocuklarımıza önce ahlaki terbiye vermemiz gerekir.  Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Hiçbir baba çocuğuna güzel edepten daha değerli bir miras bırakamaz.”[3] Aile mektebinin hocaları olan anne ve babalar, çocuğun yaşına göre dini ve ahlaki görev ve sorumluluklarını yavrularına benimsetmelidirler. İman ve amel terbiyesi verilmeli. Efendimizin tavsiye ettiği gibi, başta namaz olmak üzere diğer ibadetlere alıştırılmalıdırlar.          

 

Çocuklarımızı eğitirken Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in sevgi ve sabır metodunu uygulamalıyız. O’nun, çocuklarına ve torunlarına olan sevgisi bize örnek olmalı. 8-9 yaşlarında Efendimizin yanına gelip 10 yıl boyunca evladı gibi büyüyen Hz. Enes (r.a.)’a gösterdiği sevgi ve sabır bize örnek olmalı. İlerleyen yaşlarında çocuklarımızın faydalı bir insan olması için gerekli eğitimi almasını sağlamalıyız. Nitekim sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Çocuklarınıza iyilik edin ve terbiyelerini güzel yapın.”[4] buyurmuştur.

 

Çocuklarımızı, bulunduğumuz zamana göre değil, gelecek zamana imanlı, bilgili, maddi –manevi ilimlerle donanımlı olarak yetiştirmeliyiz. Boş vakitleri değerlendirme konusunda çocuklarımızı bilgilendirmeli ve örnek olmalıyız.

 

Aziz Mü'minler!

Bedensel engelli veya zihinsel engelli çocukların da hayatın bir gerçeği ve dünyadaki imtihanın bir parçası olduğunu unutmayalım. Onların eğitimi ve yaşam kalitelerini artırmak hususunda mutlaka gerekli duyarlılığı göstererek uzman birisinden yardım alalım.

 

Yüce Allah (c.c.) cümlemize, dünya hayatının süsü olan çocuklarımızı iyi yetiştirmeyi ve bu vesile ile rızasını kazanmayı nasib etsin. Âmin…

 

 

HAZIRLAYANIN ADI-SOYADI: İhsan KURT

 

ÜNVANI: Karamürsel İlçe Vaizi  

Kocaeli Müftülüğünün 21.01.2011 tarihli hutbesidir.      



[1] - Kehf, 18/46

[2] - Tahrim, 66/6

[3] - Camiu’s-Sağir, 2, 130

[4] -Zehebi, Mizanu’l-İtidal, 1/444  

 

İL            : KOCAELİ

AY-YIL  : OCAK-2011

TARİH :  28.01.2011

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

قُلِ اللَّهَ أَعْبُدُ مُخْلِصًا لَّهُ دِينِي

                                                                                       ( Zümer : 39/14 )

İBADETLERDE İHLÂS VE SAMİMİYET

 

Aziz Mü’minler ! 

    

İhlâs; her iş ve harekette, Allahın ulvi rızasını gözetmek, her türlü gösterişten uzak kalmaktır. İhlâs, amellerin ruhu, kalplerin temizliğidir. İhlâslı kişilerin gerçek amacı cennet ümidi, cehennem korkusu ve dünyevi birtakım menfaatleri temin arzusundan çok yalnız Allah’ın rızasını kazanmaktır.

 

Muhterem Mü’minler!

Hz. Allah (c.c), ibadetlerde gösterişi ve başkaları tarafından bilinsin anlayışını hiçbir şekilde kabullenmeyip af kapsamına almaz. Bununla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de Yüce Mevlamız şöyle buyurmaktadır. ”Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (1)                         

Sevgili Peygamberimiz (sav); Yemen’e Vali tayin ettiği Hz. Muaz bin Cebel (r.a)’a, bir takım tavsiyelerde bulunmuştur, bunlardan bazıları; “Allahtan kork, Emanete riayet et, İyiliği tavsiye ve kötülükten alıkoymaya dikkat et, Dünyayı Ahrete, tercih etme, kendin için istediğini başkası içinde iste der. Ve Rasulallah (sav) susunca, Muaz bin Cebel (r.a.) Ya Rasulallah (sav) ne olur, biraz daha tavsiyelerde bulunsaydınız der. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) “Ey Muaz dininde ihlâslı olursan amelin az da olsa bu sana yeter”(2) buyurur. Demek ki,  Her işimizde ve davranışımızda samimiyetle ve ihlâsla hareket etmek, ölçümüz olmalıdır.

 

Aziz Cemaat

Yüce Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu hadisini hep hatırımızda tutmalıyız. Allah rızasının dışında, başka bir amaçla yapılan ibadetlerin Allah katında hiçbir değer ve kıymeti yoktur. (3)

 

İhlâs ve samimiyetin önemine binaendir ki; bizzat Cenab-ı Hak Hz. Peygambere “De ki: “Ben dinimi Allah’a has kılarak sadece O’na ibadet ediyorum.” (4) “(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz o Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et.”(5) diye emrederek ibadetin ve duanın ihlasla yapılmasının şart olduğunu beyan etmektedir.

 

Değerli Müslümanlar!

O halde ibadetimiz ihlâslı, niyetimiz samimi ve dualarımız gönülden olmalıdır. Bu güzel hasletleri, davranışlarımıza yansıtarak özü, sözü ve işleri düzgün bir Müslüman olma imkânını elde etmiş oluruz.  

 

Cenabı Hak cümlemizi ihlâslı ve samimi kulların zümresine ilhak eylesin.                     

 

 

  

HAZIRLAYANIN ADI-SOYADI: Fahri GÜNDOĞDU

 

ÜNVANI: Körfez İlçesi 95 Evler Fatih Camii İmam Hatibi   

Kocaeli İl Müftülüğünün 28.01.2011 tarihli hutbesidir.

 

 

 

________________________________                     

1-Nisa Süresi , 116

2-İhya C.3,S.294

3-Münziri,C.I, 64-66

4-Zümer Süresi , 14

5-Zümer Süresi , 2                

          

                                                             

                         

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AY-YIL  : ARALIK-2010

TARİH : 10.12.2010

 

 

(Âl-i İmran, 3/103)

 

 

MUHARREM AYI

 

 

Muhterem Müslümanlar!

 

İman ve ibadet bilincinin derinleştiği, din kardeşliğinin duygu ve davranışlarına yansıdığı, mahşer tablosunun an be an yaşandığı müstesna zaman dilimlerinden biri olan Zilhicce ayında gerçekleştirilen Kurban Bayramı ve Hac ibadeti sona ermiş, sevgili Peygamberimizin “Şehrullah: yani Allah’ın Ayı” diye nitelendirdiği Muharrem ayına girilmiştir.

 

Muharrem ayı, tarih boyunca insanlık için dönüm noktaları sayılabilecek önemli olayların yer aldığı bir aydır. Bu sebeple gerek İslâm’da, gerekse İslâm’dan önce Muharrem ayına ayrı bir önem verilmiştir. Nitekim Peygamberimiz bir hadislerinde; “Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise geceleyin kılınan namazdır.”(1) buyurmuştur.

 

Ayrıca Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bu ayın aşure günü olarak bilinen onuncu gününü, bir öncesi ve bir sonrası ile oruçlu geçirmeyi tavsiye etmiştir.(2)

 

 

Değerli Kardeşlerim!

 

Hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem, aynı zamanda İslâm tarihinde meydana gelen bazı üzücü olayları da hatırlatmaktadır. Muharrem, bize Kerbelâ olayını ve Hz. Hüseyin’in şehadetini hatırlatır.  

 

Hz. Hüseyin, Hz. Ali Efendimiz ile Hz. Fatıma validemizin ciğerparesi, sevgili Peygamberimizin dünyanın iki çiçeği, ahirette de “cennet çocuklarının efendileri” diye övdüğü(3) ve hakkında, “Allah’ım, ben onları seviyorum, sen de sev!” diye dua ederek(4), adını koyduğu torunudur.

 

Hz. Hüseyin’in siyasî ihtiraslar uğruna acımasızca şehit edilmesi, sevgili Peygamberimizin ve onun Ehl-i Beyti’ni seven bütün mü’minlerin gönlünde silinmez izler bırakmıştır.

 

 

 

Değerli Müslümanlar!

Tarihte yaşanmış bu gibi acı olaylar Müslümanları derinden sarsan ve kederlendiren acı bir tecrübedir. Bu sebeple bu ve benzeri olaylar karşısında sağduyulu hareket ederek Allah ve Peygamber sevgisi etrafında kenetlenmeliyiz. Hz. Peygamberi, onun aile fertlerini ve ashabını sevmek hepimizin müşterek heyecanı olmalıdır. İyi bilelim ki huzurlu bir toplum halinde yaşayabilmek, yüce dinimizin bize öğrettiği karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı kardeşliği, birlik ve beraberliği korumakla mümkündür.

 

Hutbemi Yüce Rabbimizin bu konudaki emriyle bitiriyorum: “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah, size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”(5) 

 

 

________________________________________

1.   Müslim, “Sıyam” 202

2.   Tirmizi, “Savm” 46; Ebu Davud, “Savm” 56

3.   Buhari, “Menakıb” 22

4.   Tirmizi, “Menakıb” 31

5.   Âl-i İmrân, 3/103    

AY-YIL  :ARALIK-2010

TARİH :  17.12.2010

 

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل

 

Al-i İmran 159

 

 

MEVLANA VE İNSAN SEVGİSİ

 

Muhterem Müslümanlar!

 

Allah Teâlâ tarafından en şerefli varlık olarak yaratılan insanoğlunun dünyada huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşayabilmesi için uyması gereken davranışlardan birisi de hoşgörüdür. Hoşgörü: Müsamahalı olmak, anlayışlı olmak ve basit hataları anlayışla karşılamak demektir.

 

Hoşgörü bir vurdumduymazlık değildir. Hoşgörü Müslüman’ın malına, canına, dinine, vatanına ve iffetine saldıranlara karşı tepkisiz kalmak değildir. Fakat vatanımıza, dinimize, canımıza ve iffetimize karşı saygılı olanla hoşgörülü birlik ve beraberlik içerisinde yaşamaktır.   

 

Muhterem Müslümanlar!

Yüce Allah, her şeye gücü yettiği halde insanların pek çok kusur ve hatasını bağışlamaktadır. Kur’ an-ı Kerimde; “(Ey Peygamberim) Allah’ın merhameti sayesinde, onlara yumuşak davrandın! Şayet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et(1)” buyurmaktadır.

 

Değerli Mü’minler!

Peygamberimiz (s.a.v.)’in örnek alınacak en güzel insan modeli olması itibariyle ona tabi olan nice güzel insanlar bu hayattan gelip geçmişlerdir. Bu güzel insanlardan birisi olan Hz. Mevlâna, vefatının üzerinden 737 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ, insan sevgisiyle, müsamaha ve hoşgörüsüyle, bıraktığı manevi mirasıyla insanları etkilemeye devam etmektedir.

 

Hz. Mevlâna eserlerinde; kendisiyle barışık, huzurlu, Allah'ın kendisine verdiği maddi ve manevi güzelliklerin farkında olan, ona şükreden, zorluklar karşısında nasıl düşünüp hareket edeceğini bilen, hoşgörülü, sevgi dolu bir insan olabilmenin yollarını anlatmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hz. Mevlana miras olarak ne maddi bir servet ne de saltanat bırakmıştır. O, Peygamberimizden ve Kuran'dan aldığı dersle öyle bir insan sevgisi ve manevi miras bırakmış ki asırlar geçmesine rağmen onun etkisi hala devam etmektedir. Bunu bir beytinde şöyle ifade ediyor:

 

Can taşıdığım müddetçe Kur’an kölesiyim.

Ben Hz. Muhammed Mustafa yolunun tozuyum.

Kim benden bundan başka şey söylerse,

O söyleyenden de,  O sözden de bizarım (şikayetçiyim).

 

ifadeleri ile Mevlana’yı İslam’dan ve peygamber efendimizden ayrı düşünmek mümkün değildir.

 

Aziz Cemaat!

Mevlana’nın günümüz insanına en temel mesajlarından biri de bütün insanlığın birlik, kardeşlik ve dostluk içinde yaşamasıdır: “Değil mi ki, sen bensin, ben de senim; birbirimizle bunca savaşmamız da niye?

 

Hoşgörü mimarı Hz. Mevlânalar, Yunus Emreler ve Hacı Bektaşi Veliler insanları hoşgörüye davet etmiş ve yaşadıkları dönemde Anadolu’ yu bir hoşgörü cennetine çevirmişlerdir. Ama bu gün aynı Anadolu’ da hoşgörü yerine daha çok hoşgörüsüzlük almış başını gidiyor.

 

Toplumda hoşgörüye dönüşün, hoşgörüyü davranışa dönüştürmenin yolu; insanın sevgiyi yaşamasına, kendisine saygı duymasına, kendisi ile barışık olmasına bağlıdır.

 

Muhterem Müslümanlar!

Hutbeme Hz. Mevlana’nın çağları aşıp gelen, temiz fıtratını koruyan insan olmanın yolunu gösteren sözleriyle son veriyorum:“Sevgide güneş gibi ol, dostlukta ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol; ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.”

 

 

 

 

 

____________________________________

1- Al-i İmran 3/159

 

AY-YIL  : ARALIK-2010

TARİH : 24.12.2010

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَان

فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَن ذِكْراللّهِ وَعَنِ الصَّلاَةِ فَهَلْ أَنتُم مُّنتَهُونَِ

 

 

İÇKİ, KUMAR VE UYUŞTURUCUNUN ZARARLARI

 

Aziz Müslümanlar!

İslamiyet, aklı, canı, nesli, malı ve dini korumayı esas almıştır. Bu beş şeye zarar veren her türlü fiili şiddetle yasaklamış ve ihlal edilmesini de büyük günahlardan saymıştır. Bunun için dinimiz, insanlara yararlı ve temiz olan şeyleri helal, zararlı ve temiz olmayanları da haram kılmıştır. Bu itibarla sarhoşluk veren içki-kumar ile uyuşturucunun her çeşidi, dinimizce yasaklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumarla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?” (1) Peygamber Efendimiz (SAV), “Sarhoş edici şeylerden sakının. Çünkü bunlar kötülüklerin anasıdır.” buyurmuştur.

 

Muhterem Mü’minler!

Sigara, içki, uyuşturucu ve kumar hem toplumun temel taşı olan aile müessesesini derinden sarsar hem de toplumu ve geleceğimizi felakete sürükler.

 

Diğer taraftan içki, uyuşturucu ve kumar gibi zararlı alışkanlıklara verilen paralar çok ciddi yekün oluşturmaktadır. Hem yurt içinde hem de yurt dışında milyonlarca aç, susuz, hasta, çaresiz insan varken sağlığımızı, geleceğimizi ve milli servetimizi boşa harcamak çok büyük bir vebaldir. Peygamber Efendimiz (SAV), kumar oynamayı aklına getiren ve bunu yapmak isteyen kişiyi uyararak bundan vazgeçmesini ve kumara

 

 

 

 

vereceği parayı sadaka olarak dağıtmasını emretmesi ne güzeldir.

 

Özellikle içki, uyuşturucu ve kumarın toplumda küçük yaşlara kadar yayılması bizi ciddi bir şekilde bu zararlı alışkanlıklara karşı uyarma, bilinçlendirme ve engelleme yönünde harekete geçirmelidir. Yapılan araştırmalar sigara kullanma alışkanlıklarının ilköğretim seviyesine kadar düştüğünü gösteriyor. Uyuşturucu satıcılarının ilköğretim ve lise kapılarına dayanmaları bizleri ciddi olarak endişelendiriyor. Geleceğimiz olan çocuklarımızı bu ve benzeri kötü alışkanlıklardan korumalıyız.

 

Aziz Müminler!

Alkolün etkisiyle birçok trafik kazası meydana geliyor. Bu kazalarda birçok insanımız hayatını kaybederken binlercesi yaralanıyor. Sorumsuzluk neticesinde masum insanlar hayatlarından olurken geride kalan yakınları da acılar çekiyor. Bu kötü alışkanlıklar binlerce aile yuvasında huzursuzluğa ve boşanmalara da sebebiyet veriyor. Uyuşturucuya müptela binlerce genç ise hayatlarının baharında sönüyor.

 

Ayrıca günümüzde televizyon ve internet bağımlılığı gibi kötü alışkanlıkların zuhur ettiği ve bunlarla mücadelenin zorluğu bilinen bir gerçektir. Çocuklarımızı ve gençlerimizi aile ve toplum olarak yardımlaşmak suretiyle bu tür tehlikelerden korumalıyız. Onlara dini ve ahlaki değerlerimizi öğretmeli, kişisel kabiliyetlerine göre bilgi ve beceri sahibi insanlar olarak yetişmelerini sağlamalıyız.

 

Muhterem Mü’minler!

Hutbemizi Sevgili Peygamberimizin iki Hadisi Şerifi ile bitiriyorum: "Sarhoş edici bütün içkiler haramdır "(2)

"Çoğu sarhoşluk veren içkinin azı da haramdır" (3)

 

 

 

 

________________________________________

1-Maide: 5/ 90-91

2-Müslim,3/1575-1576;et-Tâc,3/141

3-İbn Mâce, es-Sünen, 2/l124 et-Tâc 3/142

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AY-YIL  :ARALIK-2010

TARİH :  31.12.2010

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

 

Haşr Suresi:18

 

 

NEFİS MUHASEBESİ

 

 

Muhterem Müslümanlar!

 

Yüce Allah biz insanları en güzel şekilde yaratmış ve bizleri birçok maddi ve manevi nimetlerle donatmıştır. Âdemoğlunu yarattıklarının en üstünü kılmıştır. Yüce Allah, bizlere akıl nimeti vermiş, bununla da kalmamış yanlışı-doğruyu gösterecek Peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bu sayısız nimetlere karşılık sorumlu tek varlık insandır. 

 

İmtihan için gönderildiğimiz dünya hayatı sınırlı ve fanidir. Ahiret hayatı ise ebedidir. Biz, ahirete iman etmiş Müslümanlarız. Biliyoruz ki, yaptığımız her iyiliğin ve kötülüğün neticesini ahirette mutlaka göreceğiz. Akıllı insan, dünyada yapması gereken amelleri ihmal etmeyen, her gününü iyi değerlendiren, yaşadığı her anın hesabını iyi yapan insandır.

 

Aziz Mü’minler!

 

Bizler dünya hayatımızla ilgili çok büyük hesaplar yapıyoruz. Acaba aynı titizliği ahiret hayatımız için yapabiliyor muyuz? Her günün akşamında Hz. Ömer (r.a.) gibi, “Bugün Allah için ne yaptın” diyerek kendimizi hesaba çekebiliyor muyuz? Bu konuda Yüce Rabbimiz,  “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne gönderdiğine baksın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”[1] buyuruyor. Sevgili Peygamberimiz’de (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekin.”[2] Nefis muhasebesi yaparken, kendimize şu soruları soralım. Ben neyim?, nereden geldim?, niçin geldim?, nereye gidiyorum? Gerek kendimiz, aile fertlerimiz, akraba ve komşularımız için, gerekse yaşadığımız toplum için ne gibi iyilikler yapıyoruz ya da yine kendimize ve toplumumuza yönelik ne gibi zararlı işlerimiz var. Bunların hepsini bir potaya koyup düşünmeli ve iyiliklerin çoğalması, yanlışların düzelmesi için bir değerlendirme yapmalıyız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her hususta örnek aldığımız, Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.) bizi bu konuda şöyle uyarmıştır. “Akıllı kişi nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan, aciz kimse ise nefsinin arzularına tabi olan ve Allah’tan (olmayacak şeyler) temennî eden kimsedir.”[3]   

 

Değerli Kardeşlerim!

 

Bu akşam yeni bir miladi yıla giriyoruz. Yeni bir yıla girerken yapılacak en önemli iş; geçmiş yılın muhasebesini çok iyi yapmaktır. Geçmişte yaptığımız hataları terk etmek, tövbe etmek, yeni yıl için yeni hedefler ortaya koymak, yeni hamleler, yeni atılımlar yapmak hepimizin hedefleri arasında olmalıdır. Yeni yılın hepimize hayırlar getirmesi ve dünyanın daha yaşanılır, savaşlardan ve katliamlardan uzak, daha huzurlu olması için dua edelim. Bir kısım insanların yaptığı hatalara düşmeyelim. Bir Müslüman’ın başkalarını örnek alarak yeni bir yılı günah ve haramlarla karşılaması hiç doğru olmaz. Rabbimiz bu hususta şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin Siz doğru yolda olursanız yoldan sapan kimse size zarar veremez Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah size yaptıklarınızı haber verecektir”[4] Yapılan birçok kutlamanın yeni yılla alakası olmadığını hepiniz biliyorsunuz. Biz örnek insanlar olalım. Gelecek yılımızın daha güzel olması için şimdiden planlar yapalım ve gayretli olalım. Sevgili Peygamberimizin şu sözlerini hiçbir zaman unutmayalım. “Kıyamet günü kişi tüm yaptıklarından sorgulanıp hesaba çekilmedikçe, mahşer yerinden ayrılamayacaktır.” [5]

 

Bu vesileyle yeni miladi yılın hayırlara vesile olmasını diliyor, hutbemi Bakara suresinin 281. ayetinin mealiyle bitiriyorum: “Öyle bir günden korkunuz ki, o gün Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra da herkese kazancı tamamı ile ödenecek hiç kimse haksızlığa uğramayacaktır.”

 

 

 

_______________________________________________

[1] Haşr Suresi,59/18.

[2] Tirmizi, Sıfatu’l Kıyamet, 2383

[3] İbni Mace, Züht, 31.                                                                                                         

[4] Maide Suresi, 105.

[5] Tirmizi, Kıyamet, 1.

 

AY-YIL  :KASIM-2010

TARİH :  26.11.2010

 

 

وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَإِن كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيراً

Nisa Suresi: 19

 

KADINLARA ŞİDDET UYGULAMAK YANLIŞTIR

 

Muhterem Müslümanlar!

 

Kadınların şiddete ve kötü muameleye maruz bırakılmaları, insanlık tarihi boyunca bütün dönemlerde görülen üzüntü verici bir durumdur. İslam dininin doğduğu toplumda da bu konu önemli sosyal ve insani bir problem olarak vardı. Cahiliye çağı diye adlandırılan İslam öncesi dönemde, kadınlar çeşitli şekillerde ve bazen ölümle sonuçlanacak kötü muamelelere maruz bırakılmaktaydılar.

 

Bu gerçek sebebiyledir ki başlangıcından beri İslam’ın ağırlıklı olarak üzerinde durduğu konulardan birisi, kadınların içinde bulunduğu bu kötü durumdan kurtarılması ve hak ettikleri onurlu bir statüye ve haklara kavuşturulması olmuştur. Kesin olarak biliyoruz ki, Hz. Peygamber hayatı boyunca eşlerinden herhangi birine bir defa olsun elini kaldırmamıştır.

 

Nitekim Hz. Peygamber hadis-i şeriflerinde şöyle buyurarak Müslümanları cehalet dönemi zihniyetinden uzaklaştırmak istemiştir: “İçinizden hayırlı olanınız, kadınlara karşı hayırlı olanınızdır’’,’’Kadınlarınızı dövenler iyileriniz değildir’’( İbn-i Mace Nikâh, 50)

 

Değerli Mü’minler!

 

Geçmişi yargılayacak değiliz, her kim haksızlık ve zülüm yapmış ise hesabını Hz Allah’a verecektir. Ancak bu günün öz eleştirisini yaptığımızda dünyanın her yerinde olduğu gibi İslam dünyasında da maalesef kadınlarımıza yönelik Kuran ve sünnet çizgisine ters düşen olumsuz yaklaşımlar ve çirkin davranışlar görülmektedir.

 

Toplumumuzda eğitim derecesi düşük olan çevrelerde İslamiyet’in asla tasvip etmeyeceği töre, gelenek, örf, adet ve kültürden kaynaklanan kadına karşı bir takım şiddet uygulamalarını üzüntü ile görmekteyiz. Bununla birlikte maalesef ülkemizde yapılan araştırmalara göre kültür düzeyi ve eğitim seviyesi yüksek olanlarda bile kadına şiddetin artış gösterdiği tespit edilmiştir.

 

Bir mü’minin asla tasvip etmemesi gereken bu tür hatalı yaklaşımlar İslam’a mal edilmemeli, bu yolla dinimize bühtanda bulunulmamalıdır. Müslümanlar gerek düşüncede gerekse pratikte kadınlarımıza hak ettikleri önemi vermeli, mü’mine yakışmayan davranışlar sergilememelidir.

 

Hz. Peygamberimiz veda hutbesinde; Ey insanlar: Kadınların haklarını gözetmenizi, Allah’ın koyduğu ölçülere hassasiyet göstermenizi tavsiye ederim, siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız, onları Allah adına söz vererek helal edindiniz, sizin kadınlarınız üzerinde, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır.” (3) buyurmaktadır.

 

Aziz mü’minler!

 

İslam dini kadın ve erkek arasında bir ayırım yapmamaktadır. Allah’ın emir ve yasaklarına muhatab olmada eşit tutulmaktadır. Peygamberimiz bütün insanların insan olmaları itibarı ile bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu vurgulamış kadın ve erkeği bir bütünün iki yarısı şeklinde tanımlamıştır. Kuran-ı Kerimde: “Erkek olsun Kadın olsun her kim mü’min olarak iyi işler yaparsa işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.”(4) ve yine Kadın ve erkek birbirleriyle kaynaşmaları için yaratılmış olup, aralarına çok özel bir sevgi, bir rahmet ve ünsiyet konmuştur.”(5) buyruluyor.

 

Dinimizin anne olarak kadına verdiği değer her türlü takdirin üzerindedir. Hz Muhammed (s.a.v.) “En çok iyilik etmem gereken kimdir sorusuna üç defa annendir.”(6) diye cevap vermiştir. Her birimizin kavuşmak ve varabilmek için kalplerimizin derinliklerinden gelerek dualarımızda rabbimizden istediğimiz “Cennet bile annelerin ayakları altında” olduğunu haber vermiştir.

 

Değerli Mü’minler! Sözün özü,

 

Peygamberimiz bizler için en güzel örnektir, O hanımlara karşı sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış göstermiş hiç bir zaman kaba davranmamış hep güler yüzlü olmuş kibar davranmıştır.

 

 

1 : Zariyat 49

2 : Araf 189

3 : Tirmizi rada 12-İbni Mace nikah 3

4 : Nisa 124

5 : Rum 21

6 : Buhari edep 2      

Değerli Kardeşlerim,

 

Hepimizin bildiği ve derin bir üzüntüyle her akşam haberlerden yakinen takip ettiği üzere, Pakistan’da 02 Ağustos 2010 tarihinde başlayan ve  günlerce  devam eden sel felaketinde binlerce Pakistanlı kardeşimiz hayatını kaybetmiş, 20 milyon civarında afetzede kardeşimizde barınma, açlık, susuzluk ve salgın hastalıkla karşı karşıya kalmış tasavvur edilmesi zor şartlar altında yaşamaya başlamıştır. Başkanlığımızca afetzede kardeşlerimizi yardım amacıyla 20 Ağustos 2010 Cuma günü yurt içinde ve yurt dışında bütün camilerimizde yardım kampanyası düzenlenmiş, cemaatimizin bu kampanyaya yoğun bir şekilde katıldığı memnuniyetle gözlenmiştir. Ancak yeterli olmamıştır.

 

Pakistan’da günlerce devam eden ve halen de devam etmekte olan sel ve su baskınının yol açtığı felaketin boyutlarının ekranda gördüğümüzden de daha büyük olduğu tarım arazilerinin ve tahıl ambarlarının sular altında kaldığı, ciddi boyutta bir açlık ve hastalık tehlikesinin gösterdiği anlaşılmıştır. Dolaysıyla toplanan yardımlar felaketin açtığı yaraların sarılmasına kifayet etmeyeceğinden, Başkanlığımızca yardım kampanyasının bugün de tekrarlanması kararlaştırılmıştır. Onun için kendimizi onların yerine koyarak en güzel yardımımızı yapalım. Cami dışındaki yardım sergisinden asla boş geçmeyelim. Unutmayalım ki  Şu Mübarek Ramazan ayında onların iftarlarını açacak, değil ekmeği suları dahi yok.

 

Değerli Kardeşlerim,

 

Dünyanın neresinde olursa olsun muhtacın, her hangi afete maruz kalmış kimsenin yardımına koşmak üzerimize düşen insani ve vicdani bir borçtur. Bu bilinçle hareket eden milletimiz de her zaman din, ırk ve bölge ayrımı yapmadan ihtiyaç sahiplerinin  yardımına koşmuştur. 

 

Değerli Kardeşlerim

        

İşte bugün, Pakistan’da meydana gelen afet nedeniyle “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir, vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman diğer uzuvları da bundan rahatsız olur” hadis-i şerifinin hikmetiyle ve şuuruyla hareket etmemiz gerekiyor.

 

Geçmişte ülkemizin yaşamış olduğu    her bir felakette başta Kurtuluş savaşında olmak üzere seferber olan ve bizim acılarımızı paylaşan Pakistan halkına vefa göstermenin ve onların yanında olmanın bugün tam sırası ve zamanındır.

 

11 yıl önce 17 Ağustos depremin de ilk yardımı elini uzatan ülke Pakistan için bugün vefa borcumuzu ödeme günüdür. Gün bu gündür. Haydi değerli kardeşim sanki Pakistanlı bir aileyi iftar sofrasına davet ediyormuş gibi  bol bol  bugün onlar için yardım yapalım. Yüce rabbim yaptığımız tüm yardımları kabul eylesin.

 

    DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

 

 

                                   (27.08.2010)

 

 

 

 

 

 

NOT: Hutbenin Tamamı  Okunacaktır.

26.03.2010

 

كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

 

 

KUR'AN-I KERİM OKUMANIN ÖNEMİ

 

Muhterem Müslümanlar!

Kur'an-ı Kerim, Yüce Allah tarafından Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'e gönderilen son ilahı kitaptır. Bu aziz Kitabın muhatabı bütün insanlar, gayesi de, bütün insanların dünya ve ahiret mutluluklarını sağlamaktır. Bu gayeye ulaşabilmemiz için, Kur'an'ı okumamız, anlamamız, emir ve yasaklarına uymamız gerekir. Nitekim Yüce Allah Kur'an'da: "(Ey Peygamber!) Bu, bir mübarek Kitaptır ki, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdik"(1), "İndirdiğimiz bu Kur'an, mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve hükümlerine karşı gelmekten sakının ki, Allah'ın rahmetine erişesiniz,"(2) buyurmuştur.

 

Demek ki Kur'an'ı okumaktan maksat; onu anlamak, anlamaktan maksat da onun ahkâmı ile amel etmek ve gösterdiği yoldan yürümektir. Milli şairimiz Mehmet Akif, bu konuyu dizelerinde şöyle dile getirmiştir.

 

Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kur'an'ın;

Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın;

Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur'an bunu hakkıyla bilin;

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!

 

Aziz Müminler!

Bitmez-tükenmez bir ilim, hikmet ve saadet kaynağı olan Kur'an; nuru ile âlemleri aydınlatan, ruhlara şifa veren, insanların güçlü bir vicdana ve sağlam bir imana sahip olmasına vesile olan, akılları ve gönülleri aydınlatan yüce bir kitaptır. Öyle ise, hayatın manasını anlamamız, iyi bir insan olmamız, değişen ve gelişen dünyanın ağır şartlarını göğüsleyebilmemiz için, Kur'an'ı okumamız ve ondan öğütler almamız gerekir. Bütün

benliğimizle o yüce Kitaba yönelmeli, okumalı, eşsiz güzelliklerini kavramalı ve ilkelerini hem zihnimize hem de gönlümüze nakşetmeliyiz.

 

Değerli Mü'minler!

İnsanlık ne zaman Kur'an'a yönelmiş ve onu rehber edinmişse, en ileri medeniyete sahip olmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.) bu gerçeği şöyle dile getirmiştir. "Şüphesiz ki Allah, Kur'an'la amel edenleri yükseltir. Ona uymayanları düşürür ve geri bırakır.,”(3) Öyle ise "Kur'an'a sımsıkı sarılınız, onu önder ve rehber edininiz. Çünkü Kur'an, alemlerin Rabbi Allah'ın mübarek bir kelamıdır.,,”(4)

 

Aziz Müslümanlar!

Kur'an'a uymak, hayatı daha canlı yaşamak demektir. Onun için Kur'an'ı okuyalım, iyi anlayalım ve ahkâmı ile amel edelim ki, Allah'ın rahmetine, dünya ve ahiret mutluluğuna erebilelim.

 

Hutbemizi, bir ayet meali ile bitirelim. “ Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerin derdine bir şifa, Mü'minlere bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” (5)

 

 

 

MÜFTÜLÜK

 

1- Sâd, 29

2- En’âm, 155

3- Müslim Misafirin

4- Fehu’l Kebir, c.2

5- Yunus, 29

AY-YIL  : ŞUBAT-2010

TARİH    : 12.02.2010

  

اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

  خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ

  

İLİM ADAMINA VERİLEN DEĞER

 

Aziz Kardeşlerim!

İlk emri “Seni yaratan Rabbi'nin adıyla oku!”(1) olan İslam Dini kadar hiçbir din ve hiçbir sistem, ilme ve ilim adamına gereken değeri vermemiştir. Dünya ve ahiret saadetini temin etmek için, ilim tahsil etmenin bir zaruret olduğu,her insan tarafından kabul edilen bir gerçek-tir. İnsanlığı maddî ve manevî sahada yükseltecek ve onu cehaletin kötülüğün-den kurtarıp gerçek hüviyetine kavuşturacak olan yegâne vasıta ilimdir. Bu itibarla ilim ve ilim adamına gereken saygıda kusur edilmemelidir. Kur'an-ı Kerim'de: “(Ya Muhammed)! De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? ”.(2) Diğer bir ayette ise: “Allah içinizden iman edenlerle, ilme nail olanların derecelerini yükseltir.”  

Bir diğerinde ise: “Sakın cahillerden olma.”(3) Bir başka ayette de: “Allah'ın kulları arasında O'ndan korkan ancak alimlerdir.” (4) buyrulmaktadır. 

İki cihan güneşi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:“Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen, ya da ilmi seven ol. Fakat asla beşincisi olma. Yani ilme ve ilim adamına düşman olma. Yoksa helâk olursun.”, “Her kim ilim tahsili için yola koyulursa Allah'ü Teala ona cennete giden yolu kolaylaştırır.”(5), “Her Müslümanın kendisine lazım olacak ilimleri öğrenmesi farzdır.”

 

 

 Muhterem Müslümanlar!

Bu ayet-i kerime ve hadisi-i şeriflerden de anlaşıldığına göre, ilim ve ilim adamlarının dinimizde özel bir yeri vardır. Peygamberimiz (s.a.v.): “Alimler peygamberlerin varisleridir.”(6) buyururken alimin yerini tayin etmiştir. Hz. Ali (r.a): “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” derken ilim erbabının önemini ortaya koymuştur. 

Aziz Kardeşlerim!

Bilgiden, ilimden, sağlıklı ilim adamlarından, milli ve manevî değerlerden yoksun bırakılan toplumların geleceğine ümitle bakması mümkün değildir. Öyleyse geliniz nesillerimizi bilgiden, ilimden, alimden uzak yetiştirmeyelim. Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmenin gayreti içinde olalım. “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.”(7) Hadis-i şerifinden ilham alarak, ilim ve teknikte ilerlemeye çalışalım. 

                                               MÜFTÜLÜK

 

1-Alak Suresi, 1-2

2-Zümer,9

3-Hud, 46

4-Fatır,28

5-Müslim, Zikir,39

6-Buhari, İlim, 10

7-Deylemi, Firdevs, 3/611

 

 

AY-YIL  : ŞUBAT-2010

TARİH :  19.02.2010

 

 

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

 

MEVLİD- İ NEBİ

Aziz Mü’minler;

Önümüzdeki 25 Şubat 2010 Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece sevgili peygamberimizin dünyamızı şereflendirdikleri mübarek Mevlid Kandili’dir.

 

Yaratılış gayesi Allah'ı bilip tanımak ve O’na kulluk yapmak olan insanoğlu, tarihin bazı dönemlerinde peygamberlerin üstün gayretleri ve rehberliği sayesinde tevhid akidesine bağlı kalmış, bazen de zulüm ve haksızlığa dalarak dalâlete - cehalete düşmüştür. Bu gibi durumlarda Cenâb-ı Hak, peygamberler vasıtası ile insanları helâk olmaktan kurtarmıştır. İşte milâdî 7. asırda da dünyanın her tarafı zulümler, karanlıklar ve sapıklıklar içindeydi. Öyle ki; insan, ya vahşi, zalim, merhametsiz ve kaba bir mahlûk, yahut esir, mazlum ve mağdur bir varlıktı. Dağdan getirdiği odun parçasını yontarak tanrı ediniyor, kendi eliyle yoğurup şekil verdiği helvayı put yaptıktan sonra acıkınca yiyordu. O zamanın Arabistan’ında her şey aslî hüviyetinden uzaklaştırılmış, içki korkunç bir alışkanlık haline gelmiş, yalancılık ve dolandırıcılık alabildiğine yayılmış, faiz alıp vermek servetleri sömürme noktasına varmış, kabalık ve zulüm, çocukları diri diri toprağa gömecek ve mini mini yavruları hunharca katledecek seviyeye ulaşmıştı.

  

Değerli Kardeşlerim;

İnsanlık, küfrün bu karanlık çağında, kötülükleri iyiliğe, fesadı sulha çevirecek, insanların ruhlarında filizlenen fesat tohumlarını söküp atarak yerine fazilet, iyilik ve Allah korkusu yerleştirecek bir kurtarıcı bekliyordu. Nihayet beklenen nur bütün mahlûkatın varlık sebebi, Nebiler silsilesinin son halkası, âlemlere rahmet Hz. Muhammed Mustafa (SAV), milâdî 571 senesinin Rabîulevvel ayının 12. Pazartesi gecesi sabaha karşı dünyamızı şereflendirdiler.

0’nun doğumuyla bu âlemde Allah'ın rahmet ve bereketi dolup taştı. Geceler ve gündüzler renk değiştirdi. Duygular ve düşünceler derinleşti. Sözler, sohbetler ve lezzetler enginleşti. Nura hasret çeken gönüller huzura erdi.

Sevgili peygamberimizin bu ulvi teşrifi ile her şeyin akışı değişti. Rahmet tecellileri, inci taneleri gibi kâinata serpildi. Putlar sarsılarak yere devrildi, Kisraların saray1arındaki sütunlar ve kuleler yıkıldı. Mecusîlerin 1000 yıllık ateşleri söndü, Save gölü buharlaştı, bütün zulüm ve küfür bataklıkları kurudu ve O’nun nuru, kâinatı aydınlatmaya başladı.

Ne mutlu gönlünü O’nun aydınlığına açanlara. Ne mutlu O’na layık ümmet olup, O’nun izinde olanlara.

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim de şöyle buyurmaktadır. “Allah ve melekleri, Peygamber’e çok salavât getirirler. Ey Mü’minler! Siz de O’na salavât getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin”(l)

 Mevlid Kandilinizi tebrik ediyor, hepimiz için hayırlara vesile olmasını yüce Allah’tan diliyorum.

 

MÜFTÜLÜK 

 

(1) K.K. 33/56  

 

AY-YIL  : ŞUBAT-2010

TARİH :  26.02.2010

 

ZARARLI ALIŞKANLIKLAR

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

 

Muhterem Müslümanlar!

 

Allah’ü Teala; insanları yaratmış, sağlık ve sıhhatlerine elverişli çeşitli nimetlerle dünyayı emirlerine amade kılmıştır. Bunlar içerisinde insan hayatını tehdit eden her türlü kötülüğü ve zararlı alışkanlıkları yasak etmiştir.

 

Kur’an-ı kerim de : “Ey iman edenler; içki, kumar, dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer pisliktir. O halde bundan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin düşürerek sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alı koymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?!”.(1)

 

İçki, kumar, sigara, Afyon, morfin, eroin ve türevleri alışkanlık, tutsaklık ve bağımlılık yapar. Benzeri alışkanlıklar kişinin hem kendine hem de aile fertleri ile beraber içinde yaşadığı topluma ve çevresine zarar vermektedir. Yüce Rabbimiz, fert ve toplum için büyük tehlike arz eden bu kötü alışkanlıkları şeytanın işi pislikler olarak açıklıyor.

 Aziz Müslümanlar!

 Allah’ın yasakladığı hususlarda mutlaka kullar için dünyevi ve uhrevi faydalar vardır.

 İçki, insanın aklını alan, sıhhatini mahveden ve yavaş yavaş ölüme götüren bir zehirdir. Ayrıca insanlığın en büyük düşmanı, diğer kötülüklerin anahtarıdır.

 Kumar ise: Çalışmadan, emek sarf etmeden, başkasının malını haksız yere almaktır. Bu durum insanlar arasında kin ve nefretle düşmanlık saçar. Başkalarına karşı kötü örnek olur. Kumar; insanları tembelliğe uyuşukluğa alıştıran, onların Allah’a, peygamber’e, dine, vatana, aile ve topluma karşı vazifelerini ihmal ettiren büyük bir tehlikedir.

  

Muhterem Mü’minler!

 Günümüzde teknolojinin ve iletişim araçlarının gelişmesi ile kötü alışkanlıkların çeşitlilik arz ettiği ve bunlarla mücadelenin de zorlaştığı bir gerçektir.

 Teknolojinin emrine girmek yerine, onu emri altına alıp, insanlık için yararlı şeyler üretelim. Müslüman’ın boşa harcayacağı bir dakikası bile yoktur. Çünkü o hayatının her anından hesaba çekileceğinin bilincindedir.

 Yüce dinimiz, bize temiz yaşamayı, temiz düşünmeyi ve güzel işlerle örnek olmayı emreder. Denemek maksadıyla dahi olsa zararlı alışkanlıklardan, başta sigara ve alkol olmak üzere uzak durmalıyız.

 Problemlerimizi, güvenilir insanlarla paylaşmalı. Güvenilir ve dürüst insanlarla arkadaşlık etmeliyiz.

 Bol bol kitap okumalı, çeşitli sanatsal ve sportif faaliyetlerle ve toplumun faydasına olacak işlerle boş zamanı değerlendirmeliyiz.

 

O halde! Aziz Mü’minler

Müslümanlar arasında sevginin ve muhabbetin tahrip olmasına ve kardeşlik duygularının yıkılmasına sebep olan: Kur’an’ın ifadesi ile  “Şeytanın işi” olarak bildirilen bu kötü alışkanlıklara yaklaşmayalım.

 Başkasının ağlamasıyla bizim güleceğimiz haksız bir kazancın teminine iltifat göstermeyelim.

 Unutmayalım ki: Sağlık ve sıhhat, Rabbimizin emanetidir koruyalım. Ele geçmesi tekrar mümkün olmayan vakti, iyi değerlendirelim. 

 İyilik düşünen, iyi şeyler yapan ve Rabbini hoşnut edenlere ne mutlu.

 

                                                                  MÜFTÜLÜK

 

1-el-Mâide, 5/90-91

 

 

 

 

 

AY-YIL  :OCAK-2010

TARİH :01.01.2010

بسم لله الرحمن الرحيم

والعصر* ان الانسان لفى خسر* الاالذين امنوا وعملوا الصالحات وتواصوا بالحق وتواصوا بالصبر*

قال النبى (ص): نعمتان مغبون فيهما كثير من الناس:الصحة والفراغ

 

 

 

ZAMANI İYİ DEĞERLENDİRMEK

 

Muhterem Müslümanlar!

Rabbimizin bize verdiği en önemli nimetlerden bir tanesi de; zaman, diğer bir ifadeyle ömürdür. İnsan kazanabileceği veya kaybedeceği her şeyi zaman içerisinde kazanır veya kaybeder. Onun için zaman, insan için çok kıymetli bir değer, çok kıymetli bir hazinedir. Elindeki altını veya parayı sokakta rasgele her geçene dağıtan kimseye akıllı diyebilir miyiz? Zamanını ölçüsüzce ve boşa geçiren kimsenin durumu daha da vahimdir. Zira insan altını veya parayı tekrar kazanabilir. Ama boşa geçen zamanı tekrar kazanmak mümkün değildir. Bu bakımdan akıllı kimse, sahibi olduğu değerleri yerli yerinde israf etmeden kullanan ve zamanını boşa geçirmeyen kimsedir.

 

 Aziz Mü’minler!

Rabbimiz bizlere zamanımızın kıymetini bilmeyi, en kıymetli değer olan ömrümüzü Salih amellerle geçirmeyi, birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etmemizi, aksi halde ziyanda olduğumuzu Asr suresinde şöyle öğütlüyor: “ And olsun zamana ki; insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip de salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.(onlar ziyanda değillerdir.)” (1)

 

Zaman; her devirde, her çağda kıymetlidir. Fakat yaşadığımız çağda çok daha önem kazanmıştır. Çağımızda milletler vakti en iyi şekilde değerlendirme yarışı içindedirler.  

 

Dünyada kalkınmış ülke insanlarının okul çağlarından itibaren ne kadar çok çalıştıklarını ve ne kadar çok araştırma yaptıklarını; kısaca zamanlarının kıymetini bildiklerini görmekteyiz. Çalışmak bizim dinimizde ibadettir. O halde çoluk çocuğumuzun rızkını helâlından kazanmak için çalışmalıyız, ibadetlerimizi zamanında yerine getirmeliyiz. Boş vakitlerimizi kitap okuyarak ve tefekkür ederek geçirmeliyiz. Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur. “İnsanların çoğunun aldandığı (kıymetini bilemediği) iki nimet vardır. O iki nimet: Sağlık ve boş vakittir”(2)

 

Aziz kardeşlerim!

Yaşadığımız dünyanın bir imtihan dünyası olduğunun şuuru içersinde olmalıyız. Çok kıymetli olan zamanımızı boşa geçirmez çalışırsak imtihanda başarılı olabiliriz. Zira insan, maddeten ve manen zaman içersinde ne kadar çalışırsa ancak çalıştığının karşılığını alabilir.

 Zaman geçiyor ve ömürler tükeniyor. Kaybedilen zaman geri gelmiyor. Onun için zamanımızın kıymetini bilelim ki hem dünya hem de ahirette mesut olalım.

 

MÜFTÜLÜK

 

 

1-Asr, 103/1–3    

2-Buhari, Rikâk, 1  

 

 

 

 

 

 


AY-YIL   : OCAK-2010

TARİH   : 15.01.2010

 

وَقُل لِّعِبَادِي يَقُولُواْ الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ الشَّيْطَانَ يَنزَغُ بَيْنَهُمْ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلإِنْسَانِ عَدُوًّا مُّبِينًا

 

DİLİN AFETLERİ VE ÖNEMİ

Muhterem Müslümanlar!

Yüce Allah, insanları ruh ve beden kabiliyetleri bakımından, canlıların en mükemmeli kılmıştır. Bir ayrıcalık olarak insana, düşünme ve konuşma yeteneği vermiş ve düşündüklerini ifade edebilmesi için de, ona özel bir dil  bahşetmiştir.

İnsan için büyük bir nimet olan dil, iyi bir şekilde kullanılmadığında en büyük bela da olabilmektedir. “İnsanın başına ne gelirse dilinden gelir” sözü de bunu ifade etmektedir.

Dil kullanmasını bilenlere cennet kapılarını açar, cehennem kapılarını kapatır. Sevgi, kardeşlik, hoşgörü kapılarını açar; düşmanlık, zulüm ve zarar kapılarını kapatır. Allah rızasını gözeterek konuşan bir dil kalpleri fetheder. Yıkılanları yapar, dargınları barıştırır, imanları kurtarır, insanları birleştirir.

Kur’an-ı Kerim’de dil ile söylediğimiz her sözün, melekler tarafından kaydedilmekte olduğuna, şöyle işaret edilmektedir: “İnsan, hiçbir söz söylemez ki, onun yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek  bulunmasın”[1] yine Kur’an-ı Kerîm’de, dilimizin kıyamet günü lehimizde veya aleyhimizde şahitlik yapacağı da vurgulanmaktadır.[2]

Hz Peygamber de "Dilini muhafaza et, lüzumsuz şeyler söyleme! Dilini koruyan kimsenin Allah da kusurlarını örter. Dili doğrulmadıkça, kişinin imanı müstakim olmaz. İnsanın hatalarının çoğu dilindendir." diye buyurmaktadır.

 

Aziz Mü’minler

Dilin afetleri olarak ta ifade edebileceğimiz iftira, gıybet, yalan ve yalancı şahitlik, koğuculuk gibi davranışlar dinimizde kesin bir dille yasaklanmıştır. Sevgili Peygamberimiz mümini “diğer insanların onun elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir” diye tanımlamıştır. En belirgin özelliği güven olması gereken müminin o güveni ortadan kaldıracak davranışlar sergilemesi düşünülemez.

Değerli Müminler!

Dilin afetlerinden biri yalan söylemektir. Yalan söylemek dinimizin büyük günah saydığı ve münafıklık alâmeti olarak değerlendirdiği davranışlardandır. Yalancılık ailelerin yıkılmasına, toplumun fesadına sebep olur.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bakınız ne buyuruyor: "Doğruluk iyiliğe, iyilikte cennete götürür. İnsan doğruluk yapa yapa Allah katında doğrulardan yazılır. Yalancılık kötülüğe, kötülükte cehenneme götürür. Kişi yalan söyledikçe Allah katında yalancılardan sayılır."[3]

Gıybet ve iftira da dilin hastalıklarındandır. Hz. Peygamber (sav) gıybeti “Kardeşini hoşlanmadığı bir nitelikle anmandır.” diye tarif etmiştir. Kendisine “Kardeşimde dediğim nitelik varsa ne buyurursunuz?” denilmesi üzerine “Eğer dediğin sıfat kardeşinde varsa işte o zaman gıybet olur. Yoksa ona iftira etmiş olursun.”[4] buyurmuşlardır.

Koğuculuk da insanlar arasında söz taşıma manasına gelip, dinimizin yasakladığı ve büyük günah olarak kabul ettiği ahlâk dışı davranışlardandır. Sevgili Peygamberimiz “Kişinin her işittiğini söylemesi günah olarak ona yeter.”[5] diye buyuruyor

 

Değerli Müminler!

Dil, hayrın da, şerrin de kapısını açabilir. Bu nedenle ağzımızdan çıkacak  sözlere dikkat etmeli, aklın, imanın ve vicdanın terazisinde tarttıktan sonra söylemeliyiz. Düşünmeden söylediğimiz sözlerin, bazen kırgınlıklara, dargınlıklara, kavgalara, çeşitli olumsuzluklara  kapı açabileceğini ve  insanî ilişkilerin bozulmasına sebep olabileceğini unutmamalıyız.

O halde sözlerin en güzelini söylemeli,  yeri ve sırası gelmeden  her akla geleni konuşmamalıyız.  Yüce Rabbimiz, bu konuda meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kullarıma söyle, en güzel olan sözü söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır”[6]

 

 

 

HAZ.ADI-SOYADI:İlyas SAVAŞ

ÜNVANI:İzmit Bekirdere Fatih Camii İmam Hatibi



[1] Kâf, 50/17-18

[2] Nur, 24/24-25

[3] Buhari, Edep, 69

[4] Müslim, Birr, 70

[5] Ebu Davud, Edep, 80

[6] İsra, 17/53

 

 

 

 

AY-YIL   : OCAK-2010

TARİH   : 22.01.2010

ۖ قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ

فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا

 (Furkan sûresi , 77. ayet)

 

DUANIN ÖNEMİ

 

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR

 

“Dua” kelimesi sözlükte “çağırmak, istemek” anlamına gelmektedir. Dini bir terim olarak dua, Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, O’nun lütuf ve yardımını istemesidir.

 

Bütün yaratılmışların tabiatında Allah’a doğru bir yöneliş vardır. Birçok ayette canlı cansız bütün varlıkların Allah’ı andığı açıkça vurgulanmaktadır. İsra süresi 44. Ayette şöyle denilmektedir: “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey O’nu hamd ile tesbih eder. Ancak siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, halimdir (yani hemen cezalandırmaz, mühlet verir) çok bağışlayandır.

 

İnsan özü itibariyle yaratıcısına ulaşma, O’na sığınma ve O’nu tanıma arayışı içinde yaratılmıştır. Bu nedenle insanoğlu zamanın hiçbir döneminde duadan uzak kalmamıştır.

 

Şüphe yok ki dua kul ile Allah arasında irtibatı sağlayan bir ibadettir. Bu nedenle Hz. Peygamber “Dua ibadetin özüdür”  buyurmuştur. Bakınız Allah ile kul arasındaki münasebetin boyutları konusunda Hz. Peygamber’e yöneltilen soruya Kur’an nasıl cevap veriyor: “Kullarım beni senden sorarlarsa, bilsinler ki gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm (Bakara 186)

 

 

AZİZ MÜMİNLER

 Dua, kulluk makamlarının en önemlisidir. Kur’an’da Yüce Rabbimiz: “Ey Muhammed de ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin!”

(Furkan77) buyurarak insanın Allah’a ancak bu yönelişiyle değer kazanacağı ifade edilmiştir.

 Şu hususiyet çok iyi bilinmelidir ki Allah, kuluna cevap vermek için onun her ne vesile ile olursa olsun kendisine yönelip dua ve niyazda bulunmasını istemektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim bu durumu bir ayetle şöyle açıklıyor “Rabbiniz şöyle dedi: Bana dua edin, duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir halde cehenneme gireceklerdir.”(Mümin 60)

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) dua edene isteğinin ya dünyada hemen verileceğini veya ahirette verileceğini ya da istediği iyilik kadar kötülüğün giderileceğini bildirerek şöyle buyurmuştu: “Allah’a dua eden herkese Allah icabet eder. Bu icabet ya dünyada peşin olur ya da ahirete saklanır veyahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek suretiyle olur.”

 

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR

 Duanın kabul edilebilmesi için kulun ihlaslı bir şekilde dua etmesi gerekir. Duanın inanarak, ısrarla, içten ve yalvararak yapılması, duaya Allah’a hamd ve Peygambere salat-ü selam ile başlanması, duada meşru şeyler istenmesi ve en önemlisi istenilen şeyin yalnızca Yüce Allah’tan istenmesi gerekmektedir.

 Yüce Rabbim ihlasla yapmış olduğumuz dualarımızı katında kabul buyursun diyor ve hutbeme Hz. Aişe validemize peygamber efendimiz (s.a.v.) tarafından öğretilen dua ile son veriyorum.

 Allah’ım Sen Affedicisin Affı Seversin Bizleri Affeyle”    

     

 HAZ.ADI-SOYADI:Tuncay AKCAN

ÜNVANI:Kandıra Sucuali Köyü Camii İmam Hatibi

                  

 

 

AY-YIL   : OCAK-2010

TARİH   : 29.01.2010

 

 

بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَنَّى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُن لَّهُ صَاحِبَةٌ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ وهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

(En’âm sûresi , 101. ayet)

 

KAİNATIN YARATILIŞI

 

Muhterem Müslümanlar!

       Kainatın yaratılmasında sırlı hikmetler vardır. Her şey nizam ve intizam içinde yaratılmıştır. Tamamen kainatın yaratılışını, alemin sırlarını inceden inceye keşfetmek, anlamak mümkün değildir. Her sanatın bir ustası olduğu gibi bütün alem ve alemin içerisinde var olan cümle varlıkların yaratıcısı da Yüce Allah’tır. Kainatta hiçbir şey tesadüfi değildir. Nasıl insanın beyni bütün vücuda hükmediyorsa bizleri yoktan var eden Allah (c.c) bütün alemlere hükmetmektedir. Bu alem sonradan yaratılmıştır. Yaratılanların hepsi bir sebep ve hikmet için yaratılmıştır. Yaratılan her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Kainat ve kainat içinde mevcut bulunan bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen bütün varlıklar, Allah’ın sonsuz güç ve sonsuz kuvvetini haykırmaktadır. Yerlerin, göklerin ve içindekilerin nizam ve intizamı mükemmeldir. En ufak bir düzensizlik, dengesizlik ve en ufak bir sapma yoktur. Eğer böyle olmuş olsaydı kainat ve kainatın içindekiler yok olurdu.

 

       İnsan merkezli yaratılan bu alem insan gibi fanidir. Yüce Allah yarattığı birçok varlığı insanın emrine amade kılmış ve insana boyun eğdirmiştir. İnsan dünyanın doğa güzelliklerine, sunduğu geçici zenginliklere, çeşitli nimetlerine gönül vermemeli ve boşuna yaratılmayan bu dünyanın kıymetini bilmeli, boşu boşuna hayat geçirmemelidir.

 

 Muhterem Müslümanlar!

       Kuran-ı Kerimde kainatın yaratılışıyla ilgili, Mevlamız şöyle buyurmaktadır:

       “Yerde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur. O her şeyi bilir.” (1)

       “Şüphesiz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükümran olan, geceyi durmadan kovalayan gündüzü bürüyüp örten, güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Rabbimiz Allah’tır. Bilesiniz ki, yaratmak da, emretmek de O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi ne yücedir.” (2)

       “O (Allah) gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır…” (3)

 

       “Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz.”  (4)

       Peygamberimiz (s.a.v.)’de şöyle buyurmaktadır:

       “Allah vardı. O’ndan önce hiçbir şey yoktu. Arşı da su üstünde idi. Sonra gökleri ve yeri yarattı. Zikirde (Levh-i Mahfuzda) her şeyi yazdı.” (5)

                                                                 

 

       Muhterem Müslümanlar!

 

       Cenab-ı Allah semavat ve arzın sırlarını sadece kendisinin bildiği ve bunlarda bulunan şuurlu ve şuursuz her şeyin kendisine boyun eğdiğini bizlere bildirmiştir. O her şeyi bilen, her şeyi gören ve her şeye gücü yetendir.

 

 “O’nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.” (6)

 

 

 

HAZ.ADI-SOYADI:Durmuş KOÇ

ÜNVANI:İzmit Alikahya Hayırsevenler Camii İmam Hatibi

 

1.        Bakara, 29.

2.        Araf, 54.

3.        Enam, 101.

4.        Zariyat, 47.

5.        Buhari

6.        Yasin, 82.     

               

 

AY-YIL   : ARALIK-2009

TARİH   :04.12.2009

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

 

 

 

İSLAMDA KADIN HAKLARI

 

Muhterem Mü’minler !

 

Bizleri yoktan var eden, saymakta aciz kaldığımız bunca nimetlerle bizlere sonsuz ikramda bulunan yüce Rabbimiz, insanlar arasında hakkı, adaleti, huzur ve güveni tesis etmiş, kadın olsun erkek  olsun hiçbir ayırım yapmaksızın her hak sahibine hakkını Kur’anda bildirmiştir.

 

Cahiliye döneminde itilip kakılan, hiçbir hakka sahip olmayan, aşağılanıp horlanan, hatta doğduğunda yüz karası diye diri diri toprağa gömülen kadın, İslâm’ın yüce şemsiyesi altında gerçek hüviyetine kavuşmuştur. Ana olma şerefine erişerek, Cenneti ayaklarının altında bulacak kadar yücelen kadın, nihayet İslâm sayesinde hak ettiği yere gelebilmiştir. O dönemde dünyanın hiçbir yerinde henüz gerçek kimliğine kavuşamayan kadını sevgili Pey- gamberimiz (s.a.v), Veda Hutbesinde şöyle taclandırmıştır;

 

“Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda ALLAH’ın koyduğu ölçülere hassasiyetle uymanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, ALLAH’ın emaneti olarak aldınız. Onları, ALLAH adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerinizde hakkınız; sizin namusunuzu korumaları, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evinize almamalarıdır. Kadınların sizin üzerinizde hakları ise; meşrû örf ve adete göre onların rızıklarını ve giyimlerini temin etmenizdir.”

 

Aziz Müslümanlar!

 

Dünyanın pek çok ülkesinde, hala daha renginden dolayı ırkından dolayı dışlanan insanları gör-mekteyiz. Beyaz doğmak veya siyah doğmak hiç kimsenin elinde olmadığı halde, acaba insanlar niçin bunu anlamak istemezler? İşte insanların bu yanlış bakış açısına Kur’an ‘dur’ demekte ve son noktayı koymaktadır. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Keriminde bu konuda şöyle buyurmaktadır;

 

 “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabîlelere ayırdık. Şüphesiz ALLAH katında en değerli olanınız, O’ndan en çok korka-nınızdır. Şüphesiz ALLAH bilendir, her şeyden haberdar olandır.”(2) 

 

Değerli Mü’minler !

 

Dünyanın hemen hemen her ülkesinde kadının statüsü farklıdır. Aile hayatındaki rolü, çalışıp çalı- şamayacağı gibi bir takım sosyal konular, dünya gündemini hala meşgul etmektedir. Oysa İslâmda,     kadının toplumdaki yeri, tartışmaya mahal bırakma- yacak kadar açık ve nettir. Kadın ve erkek, elbette ki fiziksel anlamda birbirlerinden farklı yapılara sahiptirler. Ancak kadının fiziksel olarak, erkeğe oranla daha güçsüz olması, onun toplum içerisinde erkekten daha az değer görmesi anlamına gelme- diğini yine Kur’an bize şöyle haber vermektedir;

 

"Erkek olsun, kadın olsun,  mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz."(3)

 

“Erkek olsun, kadın olsun, her kim Mü’min olarak iyi işler yaparsa, işte onlar Cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.”(4)

 

Kadının yaratılış gerekçesini beyan eden şu ilâhî mesajla hutbemi bitiriyorum;

“Huzur bulmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması, aranızda sevgi ve merhamet bağları oluşturması da ALLAH’ın varlığının delille-rindendir. Gerçekten bunda, düşünen bir toplum için alınacak dersler vardır.”(5)

 

 

HAZ. ADI-SOYADI: Sebattin RENÇBER

ÜNVANI: İzmit Yenicuma Camii İmam Hatibi                                                                                                   

1. Rum: 21

2. Hucurat: 13

3. Nahl: 97

4. Nisa: 124

5. Rum: 21 

    

 

AY-YIL   : ARALIK-2009

TARİH   :11.12.2009

لاَ تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى التَّقْوَى مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ

 أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ

 

HİCRET

Muhterem Müslümanlar!

Önümüzdeki Perşembe günü 1 Muharrem Hicrî Yılbaşıdır. Bu vesileyle Hicretin İslam tarihindeki öneminden bahsedeceğim.

 

Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke’de doğmuş, burada peygamber olarak görevlendirilmiş ve insanları Allah’a iman etmeye davet etmiştir. İslam’ın hızla yayılması, insanların peygamberin davetine icabet etmeleri, Mekke’deki müşrikleri telaşlandırdı. Mekke’deki müşriklerin, inananlara işkence yapmaya başlamaları ve zulümle-rinde dayanılmaz boyutlara ulaşması üzerine Müslümanlar Medinelilerin davetine icabet ederek, Medine’ye hicret etmeye başladılar. 622 yılında vuku bulan, inananları müşriklerin zulmünden kurtaran, İslam’a yayılma imkânı veren Hicret, İslam tarihinin en önemli olayıdır.

 

Muhterem Müslümanlar!

Efendimizin hicreti, bizlerin ders alması gereken ibretlerle doludur. Müşriklerin kendisini öldürme girişiminde bulunacakları Cebrail (a.s) tarafından bildirilince Efendimiz Hz. Ali’yi çağırdı ve O’na: “Ben Medine’ye gidiyorum, sen bu gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne ört, müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme. Sabahleyin şu emanetleri sahiplerine ver, ondan sonra hemen gel” dedi. Efendimiz bu zor anda bile emanet edilen şeyi yerine teslim etmiştir.

 

Peygamberimiz, Hz. Ebubekir ile birlikte yola çıktılar. Sevr Dağı'nın tepesindeki mağaraya vardılar. Müşriklerin araması bitinceye kadar, üç gün bu mağarada gizlendiler. Peygamberimizi arayanlar iz sürerek, nihayet Sevr'deki mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak sesleri ve konuşmaları içeriden duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve heyecanla:

 

-Yâ Rasûlallah, eğilip baksalar, bizi görecekler, demişti. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Korkma, Allah'ın yardımı bizimledir.(1) İki yoldaş ki, üçüncüsü Allah' tır, hiç endişe edilir mi? buyurarak(2) Allah’a güvenin en güzel örneğini bize göstermiştir.

 

Medineliler, Rasûlullah'ı karşılamak üzere her sabah şehir dışına çıkıp bekliyorlardı. O’nu Medine'ye bir saat uzaklıkta Kuba Köyünde karşıladılar. Rasûlullah, burada Amr b. Avf Oğulları'nda 14 gece misâfir kaldı.(3) Bu esnâda Kur'ân'da takvâ üzere yapıldığı bildirilen Kuba Mescidi'ni binâ etti.(4) 14 gün sonra bir cuma günü, karşılamaya gelenlerle birlikte Medine'ye hareket etti. Yolda, Sâlim b. Avf Oğulları’na âit Rânûnâ Vâdisi’nde öğle vakti oldu. Rasûlullah, burada ilk Cuma Namazını kıldırdı.

 

Cuma namazından sonra Rasûlullah (s.a.s) Medine'ye hareket etti. Medine, târihinin en önemli gününü yaşıyordu. Halk bayram neşesi içinde Rasûlullah’ın gelişinden duyduğu sevinci ifade ediyordu. Efendimiz Medine’de Mescidü Nebî’nin inşâatı tamamlanıncaya kadar Ebu Eyyub el-Ensari’in evinde misafir oldu.

 

Muhterem Müslümanlar!

Medinelilerin Mekkeli muhacirlere gösterdiği yardımseverlik, İslam kardeşliğinin en güzel örneğini sunmaktadır. Hutbemi, bir ayet meâli ile bitirmek istiyorum. “İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.”(5)

Hicrî yılbaşınızı tebrik ederek, Cenâbı Hak’tan hayırlara vesile kılmasını temenni ediyorum.

 

 

HAZ. ADI-SOYADI: Mustafa AYAR

ÜNVANI: İzmit Bayındırlık Ulu Camii İmam Hatibi                                                                                                   

 

1) Buhari 4/263

2) Buhari 1/11

3) Tevbe Sûresi 108

4) İbn Hişam 2/147

5) Tevbe Sûresi 20

 

 

 

İL            : KOCAELİ

AY-YIL  : ARALIK-2009

TARİH :  18.12.2009

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

                                                                          

BİRLİK SÖZÜ İSLAMIN ÖZÜDÜR

 

Muhterem Müslümanlar!

 

Toplumların ve milletlerin ayakta kalabilmeleri ve uzun süre varlıklarını devam ettirebilmeleri bir ve beraber olmaları ile mümkündür.

 

İnsanlık tarihine baktığımızda milletler tek vücut halinde olmuşlarsa güçlenmiş ve yükselmişlerdir; aralarına tefrika girip, bölünüp parçalanmışlarsa zayıflamış ve tarih sahnesinden silinerek, yok olup gitmişlerdir.

 

Fertler gibi milletlerinde düşmanları vardır. Millet olarak bizimde iç ve dış düşmanlarımız bulunmaktadır.

 

Düşman uyumaz. Kargaşa ve kaos ortamından nemalanır. Fitne ve fesat çıkararak, ayrılık tohumları ekerek, dayanışma ruhunu çökerterek huzur vermek istemez. Bu uğurda da her türlü meşru olmayan metod ve yollara başvurur.

 

Bu oyunlara gelmemek için millet olarak çok uyanık olmalıyız. Küfür tek millettir ve hedef kitlesi de yeryüzünde Müslümanlar, ülkemiz açısından da, asil ve necip Türk milletidir.

 

Değerli Kardeşlerim!

 

Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Gürcü’sü, Boşnak’ı, Arnavut’u, Alev’i ve Sünni’si ile; dili, ırkı, kültürü, mezhep ve görüşü ne olursa olsun, toplumun her kesiminden insanımız, cennet misali Türkiye’mizin nimetlerinden yararlanmakta, temiz havasını solumakta ve tüm güzelliklerini paylaşmaktadır. Hür ve bağımsız olarak varlığını sürdürmenin haklı gururunu yaşamaktadır.

 

Aradaki bir takım farklılıklara rağmen insanlarımızı bir araya getirip, bir çatı altında toplanmalarını ve birbirlerine bağlanmalarını sağlayacak olan ortak payda vatan ve iman bağıdır.

 

Konuyu bu açıdan ele aldığımızda yüce İslam Dininin birlik ve beraberliğe İslam kardeşliğine ne kadar önem verdiğini hatırlamak durumundayız.

 

 

Mü’minler kederde, sevinçte, iyi günde, kötü günde bir ve beraber olmalı, yan yana gelmeli, omuz omuza vermeli ve böylece de tek millet olan küfrün karşısında iman kardeşliklerini sergilemelidirler. Cenâb-ı Hak

 

 

 

 

Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır. “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyle ise kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkunuz ki esirgenesiniz.”   (Hucurat Sûresi 49/10)

 

Birlik sözü İslam’ın özüdür. Allah’ı, peygamberi, kitabı ve kıblesi bir olanlar nasıl parça parça dağınık olabilirler?

 

Bir Anadolu köylüsüne “Türk müsün?, Arap mısın?, Kürt müsün?” Diye sorulduğunda “İbrahim milletindenim.” Diye cevap vererek ırkını değil, Müslümanlığını öne çıkarmak sureti ile önemli olanın iman kardeşliği olduğunu ifade etmesi oldukça anlamlıdır.

 

Aziz Cemaatim!

 

İslam Dini; Cuma ve Bayram Namazlarının camide cemaat ile topluca kılınmasını zorunlu kılarak, beş vakit namazın cemaatle kılınmasını teşvik ederek, hacıların arafe günü belli vakitte Arafat’ta toplanarak vakfe denilen çok anlamlı ve onurlu duruşunu emrederek birlik ve beraberliğin önemini vurgulamaktadır.

 

Hz.Muhammed (s.a.v.)’de mü’minlerin birbirleriyle ilgilenmeleri, dertleri ile dertlenmeleri, aralarında sevgi ve muhabbetin gerçekleşmesi hususunda şöyle buyuruyorlar; “Mü’minlerin birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet edip, lütufkar davranmalarındaki benzeri bir vücut gibidir. Vücudun bir organı rahatsız olup, acı duyarsa diğer organlarda rahatsız olur uykusuz kalır.” (Müslim C.3, S.1999)

 

Geçmişte dinimize, örf ve adetlerimize, kültürümüze bağlı olduğumuz, Kur’an’a sarıldığımız dönemlerde zaferden zafere koşmuş ve hep yükselmişiz. Milli Şairimiz M.Akif ERSOY diyor ki;

 

İslam’ı evet, tefrikalar kastı, kavurdu,

Kardeş, bilerek bilmeyerek kardeşi vurdu.

Can gitti, vatan gitti, bıçak dine dayandı.

Lakin, o zaman silkinerek birden uyandı.

 

O halde dinimizin, vatanımızın, namusumuzun ve bayrağımızın korunması hususunda millet olarak sıkıntılı günlerden geçtiğimiz ve pek çok şehit verdiğimiz bu günlerde birlik-beraberliğimizin ve kardeşliğimizin tesisi için hep beraber düşmanların karşısında tek yumruk, tek yürek ve tek ses olalım. Bu vesileyle aziz şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyor, ailelerine ve aziz milletimize başsağlığı ve sabırlar diliyorum.

 

 

 

 

MÜFTÜLÜK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AY-YIL  : ARALIK-2009

TARİH :  25.12.2009

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ شَفَا لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

 

MUHARREM AYI

 

 Muhterem Müslümanlar!

Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının islam tarihinde önemli bir yeri vardır. Bu ayın onuncu gününe “aşure günü” denilmektedir. Bu günü bir öncesi ve sonrası ile oruçlu geçirmek sünnettir.(1) Hazreti Aişe validemizin bildirdiğine göre İslam öncesinde Peygamberimiz (a.s.) ve Mekke halkı “âşûrâ” günü oruç tutuyordu.Peygamberimiz (a.s.),  Medine’ye geldiklerinde de bu orucu tutmaya devam etti ve ashabının da tutmasını istedi.(2) Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da Peygamberimiz (a.s.) “aşura orucunu” tutmuş ve “Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç Allah’ın ayı olan muharrem ayında tutulan aşura orucudur” buyurmuştur.(3) Peygamberimizin bu tavsiyesi üzerine sahabenin bir kısmı bu orucu tutmuştur.

  Aziz Müslümanlar!

 Bu ayda Hz. Adem’in cennetten yer yüzüne indirilmesi, Hz. Nuh (a.s,)’ın tufandan kurtulması, Hz. Musa (as.) ve ona iman edenlerin Firavun’un zulmünden kurtulmaları gibi insanlık tarihinde dönüm noktası sayılabilecek önemli bazı olayların vuku bulduğu rivayet edilmektedir. Diğer taraftan bütün Müslümanları üzen Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi olayı da bu ayda vuku bulmuştur.

 Değerli Müslümanlar!

 Bu acı olayın tasvibi mümkün değildir. Ancak tarihin belli bir kesitinde Hz, Hüseyin ile Peygamberimizin soyundan gelen bir kısım seçkin insanın etrafında oluşan üzücü olaylar, artık tarihe mal olmuştur. Müslümanlara düşen görev, bu tür olayların tekrarlanmasını önleyecek bir bilinç ve anlayışa sahip olmak, kardeşlik, birlik ve beraberliği koruyabilmek ve yüce Allah’ın; “Hep birlikte Allah’ın ipine / Kur’an-a sımsıkı sarılın ve parçalanıp bölünmeyin”(4) emrine uyabilmektir.

 

  HAZ. ADI-SOYADI: Ali KİRAZ

ÜNVANI: Gebze İlçe Vaizi

 

(1)Tirmizi, Savm, 50

(2) Buhari. Savm 69

(3) Müslim, Savm 38

(4) Al-i İmran. 3/103

 

 

 

AY-YIL   : KASIM-2009

TARİH   :06.11.2009

 

 

NAMAZ

 

Değerli Mü’minler!

 

İslamın beş esasından biri olan namaz, Cenab-ı Allaha karşı kulun bir şükrüdür.

Namaz ; Dinimizdeki bütün ibadetlerin özü ve en önemlisidir. Ashabı kiramdan İbn-i mes’ut (R.A) diyor ki ; Bir gün Rasul-i Erkeme

-          Hangi amel daha üstündür ? diye sordum

-          Allah Rasulu ;’’ Vaktinde ve dosdoğru kılınan  namazdır. ‘’ buyurdular (1)

 

Değerli Mü’minler!

 

Namaz ; Kul ile Allah arasında bağdır. Kılınması, bu bağın kuvvet bulmasına, terk edilmesi ise zayıflamasına sebebtir. Bu bakımdan namaz dinin direği sayılmıştır. Ve bunu bizzat sevgili peygamberimiz vurgulamıştır. ‘’ Namaz dinin direğidir.’’ (2)

 

Değerli Mü’minler!

 

Namaz insanın Ruh ve beden yönünden temizlenmesine bir vesiledir. İnsanın kalbini aydınlatan, yüksek duygularla duygulamdıran Namaz insanı, bütün kötülüklerden alıkor. Nitekim Kur’an-ı Kerimde; ‘’Sana vahyolunan kitabı oku, namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor.’’ (3) buyurulmuştur.

  

Değerli Mü’minler!

 

İhlas ve samimiyetle devamlı olarak kılınan namaz; Kulun günahlarının bağışlanmasına ve ruhen olgunlaşmasına vesile olur. Sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuş. ‘’ Her hangi birinizin kapısı önünde, bir nehir bulunupta, o kimse o nehirde günde beş defa yıkansa, kendinde kirden bir şey kalır mı ? Oradakiler;

-          Hiç kir kalmaz, diye cevap verdiler. Bunun üzerine sevgili peygamberimiz;

-          İşte beş vakit namaz da buna benzer. Allahü Teala namaz sayesinde günahları siler.’’ (4) buyurdu.

 

Değerli Mü’minler!

 

Hikmetlerini, faydalarını fert ve toplum açısından önemini, şu kısa vaktimizde anlatmamız imkansız olan, Namazın önemi hakkındaki hutbeme, Peygamberimiz (SAV)’in  bir hadisi şerifinin mealiyle son veriyorum. Şöyle buyuruyor Allah Rasulu. ‘’ Allah Tealanın farz kıldığı beş vakit namazı, her kim abdestini güzel alır, ruku ve huşuunu tamamlayarak onları vaktinde kılarsa, Cenab-ı Allah o kimseyi bağışlayacağına söz verir. Böyle yapmayana, Allah’ın vadi yoktur ; isterse af eder, isterse azab eder. (5) Ne mutlu namazı namaz gibi kılanlara.

 

 

                                                                                                            

HAZ.ADI-SOYADI:Selim AKDAĞ

ÜNVANI:İzmit Fevziye Camii İmam Hatibi

  1. Buhari. Namaz bahsi
  2. Beyhaki Keşful hafa c.2 s.29
  3. Ankebut 45
  4. Buhari.Müslim Namaz bahsi
  5. Sünen-i Ebu Davut Mısır 1317 c.1 s.100

 

AY-YIL   : KASIM-2009

TARİH   :20.11.2009

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم

.اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

.خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ

 

İLİM ve İLİM ADAMINA VERİLEN DEĞER

Aziz Kardeşlerim!

            İlk emri “Seni yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” olan İslam Dini kadar hiçbir din ve hiçbir sistem, ilme ve ilim adamına gereken değeri vermemiştir. Dünya ve ahiret saadetini temin etmek için, ilim tahsil etmenin bir zaruret olduğu, her insan tarafından kabul edilen bir gerçektir. İnsanlığı maddi ve manevi sahada yükseltecek ve onu cehaletin kötülüğünden kurtarıp gerçek hüviyetine kavuşturacak olan yegâne vasıta ilimdir.

Kur’an-ı Kerim’de:    “(Ya Muhammed)! De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”. Diğer bir ayette ise: “Allah içinizden iman edenlerle,ilme nail olanların derecelerini yükseltir.”Bir diğerinde ise: “Sakın cahillerden olma.”Bir başka ayette de: “Allah’ın kulları arasında O’ndan korkan ancak alimlerdir.” buyrulmaktadır.

            İki cihan güneşi Peygamber Efendimiz (sav) hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Ya öğreten,ya öğrenen,ya dinleyen,ya da ilmi seven ol.Fakat asla beşincisi olma.Yani ilme ve ilim adamına düşman olma.Yoksa helak olursun.”, “Her kim ilim tahsili için yola koyulursa Allah’ü Teala  ona cennete giden yolu kolaylaştırır.”, “Her müslümana ilim öğrenmek farzdır.”

         Muhterem Müslümanlar!

            Bu ayet-i kerime ve hadisi-i şeriflerden de anlaşıldığına göre, ilim ve ilim adamlarının dinimizde özel bir yeri vardır. Peygamberimiz (sav): Alimler peygamberlerin varisleridir.” buyururken alimin yerini tayin etmiştir. Hz.Ali (R.A): “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” derken ilim erbabının önemini ortaya koymuştur.

            Aziz Kardeşlerim!

Bilgiden, ilimden, milli ve manevi değerlerden yoksun bırakılan toplumların geleceğine ümitle bakması mümkün değildir. Öyleyse geliniz nesillerimizi bilgiden, ilimden, alimden uzak yetiştirmeyelim. Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmenin gayreti içinde olalım. “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” Hadis-i şerifinden ilham alarak, ilim ve teknikte ilerlemeye çalışalım.

 

 

 

 

HAZ. ADI-SOYADI: Mehmet GEDİKLİ

ÜNVANI: 42 Evler Camii İmam Hatibi

                                                                                                          

 

­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­­1-Alak Suresi,1-2

 

 

 

 

 

 

  

AY-YIL   : KASIM-2009

TARİH   :27.11.2009

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن التَّقْوَى مِنكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ يَنَالُهُ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ

 

BAYRAM SEVİNCİ

(CUMA HUTBESİ)

Muhterem Müslümanlar

Birlik ve beraberliğimizin pekiştiği, kalplerimizde birbirimize karşı sevgimizin arttığı, ruhlarımızın yaptığımız ibadetlerle doyuma ulaştığı, neşemizi ve sevincimizi paylaştığımız bu güne ulaştıran Allah’a hamdolsun.

 

Bu gün yüce dinimiz İslam’ın cemaat boyutu ve ruhunun bütün dünya Müslümanlarında tezahür ettiği mübarek bir gündür.

 

Arafat da, Müzdelife de ve Mina’da dünyanın dört bir yanından gelerek bütün Müslümanları temsil eden hacılarımız dünyanın en büyük cemaatiyle aynı anda aynı ibadeti yapmanın örneğini bütün insanlığa sunuyor. Yılda bir sefer kurban bayramıyla zirveye ulaşan cemaat ruhu bütün Müslümanların tek yürek ve vahdet içinde olması gerektiğinin en büyük işaretidir.

Yaptığı ibadetlerle Allah’a yakınlaştığının bilincinde olan her Müslüman, kestiği kurbanla nefsini Allah’a teslim etmenin hazzını tadar. Kurban kesmekten muradın “hayvanı boğazlamak olmadığını, Hz. İsmail’in teslimiyetini göstererek Allah’ın rızasına erişmek olduğunu” nefsinde yaşar. Kestiği kurbanın etinden çevresindeki yoksullara dağıtarak Allah’ın verdiği nimeti paylaşmanın ve ibadetin sosyal boyutunu yaşamanın zevkine erer. Bu konuda Allah’ımız da şöyle buyuruyor : “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Fakat Ona sadece sizin takvanız ulaşır.” (Hac/37)

Kurban keserken çevreyi kirletmemeye, komşulara zarar vermemeye kibir, gurur ve gösterişten uzak durmaya ve ihlaslı olmaya özen gösterelim.

Arefe günü sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü günü ikindi namazında sona eren ve farz namazlardan sonra okunan teşrik tekbirlerini unutmayalım.

AzizMüminler!


Bayram günlerini, günahların bağışlanması için bir fırsat olarak değerlendirelim, büyüklerimizi mümkünse ziyaret ederek, değilse telefonla arayarak onların dualarını alalım Annemizi, babamızı, büyüklerimizi, komşu, dost ve akrabamızı ziyaret ederek gönüllerini hoş edelim. Çocuklarımıza göstereceğimiz sevgi ile onlara bayram sevincini yaşatalım.


Yüce Rabbimizin ve sevgili Peygamberimizin emir ve öğütlerine uyarak, bayramlarda mâli imkanlarımız nispetinde yoksul kardeşlerimize yardım edelim, yetimleri sevindirelim, kestiğimiz kurbanların etinden yoksullara da vererek onların da bayram sevincini yaşamalarına vesile olalım. Varsa aramızdaki dargınlıklara son verelim. Hastaları ziyaret edip onlara şifalar dileyelim. Ahirete göçmüş olan büyüklerimizi, yakınlarımızı, tanıdıklarımızı hayırla yad edelim.

 

Bu duygularla mübarek Kurban Bayramınızı tebrik eder, milletimizin birlik ve beraberliğine, tüm insanlığın huzur ve sukununa vesile olmasını Cenabı haktan niyaz ederim.     

 

 

HAZ. ADI-SOYADI: Servet YALÇIN

ÜNVANI: Körfez İlçe Vaizi  

                                                                                                          

 

 

 

AY-YIL   : KASIM-2009

TARİH   :27.11.2009

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ

 

  KURBAN BAYRAMI

Muhterem Mü’minler !

Bugün millet olarak, İslâm âlemi olarak en sevinçli ve en mutlu günlerimizden biri olan Kurban bayramını idrak etmiş bulunuyoruz. Bizlere bu sevinci yaşatan ve şu mübarek günlere kavuşturan yüce Rabbimize hamd ediyor, Onun sevgili Resulüne de salât ve selâmlarımızı sunuyoruz.

 

Aziz Mü’minler !

Bayramlar, sevinçlerin paylaşıldığı, gönüllerin coştuğu, kalplerin yumuşadığı, akraba ve komşuların ziyaret edildiği, öksüz ve yetimlerin sevindirildiği, misafirlerin tebessümle karşılandığı ve ikramların bolca yapıldığı müstesna zaman dilimleridir.

     Ayrıca Kurban bayramının diğer bir özelliği de, ALLAH rızası için kurbanların kesilmesidir. Kur- ban bayramında, ALLAH’a yakın olmak niyetiyle mukîm, hür ve zengin olan her Müslümanın, sırf ALLAH’ın rızasını gözeterek kurban kesmesi, üzerine bir vecibedir.Yüce Rabbimiz Kevser sûresinde; 

    “(Ey Peygamberim !) Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” buyurarak, kurban kesmenin ilâhî bir emir olduğunu beyan etmiştir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i Şeriflerinde;

    “Gücü yettiği halde kurban kesmeyen kimse, bizim mescidimize yaklaşmasın.”(1) buyurarak, maddî durumu yerinde olanları uyarmıştır.

    Yüce ALLAH, kurban keserken hâlis bir niyetle kesmemizi istemiş ve bir Âyet-i Celîlesinde şöyle buyurmuştur;

   “Onların (kurbanların) ne etleri ve ne de kanları ALLAH’a ulaşmaz. Fakat O’na, sadece sizin takvânız  ulaşır.” (2)

    

Sevgili Peygamberimiz (s.av) de bir Hadislerinde;

   “Âdemoğlu, Kurban bayramı gününde ALLAH için kurban kesmekten daha sevimli bir amel yapmış olamaz.” (3) buyurmuşlardır.

   

Aziz Müslümanlar !

Kurban bayramının diğer bir özelliği de, hac ibadetinin o günlerde yapılmış olmasıdır. Öyle ki, dün- yanın her yerinden farklı ırk, farklı renk ve farklı dillere sahip milyonlarca Müslümanın, hac yapmak niyetiyle bir araya gelerek oluşturdukları tablo, kur- ban bayramının değerini ve güzelliğini ortaya koyan mükemmel bir  manzara değil midir? Hele Arafat’ta vakfeye durup da göz yaşı döken Mü’minlerin Efendimiz (s.a.v)’in ifadesiyle; “annelerinden doğduğu günkü gibi günahlarından arınmaları” (4), gerçek bayram değil midir?

 

Değerli Mü’minler ! 

Bayram günlerini, günahlarımızın affı için bir fırsat olarak değerlendirelim. Büyüklerimizi mümkünse ziyaret ederek, mümkün değilse telefonla arayarak onların gönüllerini ve dualarını alalım. Akraba, komşu ve dost ziyaretlerini ihmal etmeyelim. Çocuklarımıza göstereceğimiz sevgi ve şefkat ile onlara bayram sevincini yaşatalım. Fakir ve çaresizlere, elimizi uzatarak onları sevindirelim. Âhirete irtihal etmiş olan yakınlarımızı, dostlarımızı, tanıdıklarımızı  ve tanımadıklarımızı, tüm ehli îmanı hayır ile yâd edelim. Kabirlerine gitmek mümkünse, onları kabirlerinde ziyaret edelim ve ruhlarına fâtihalar okuyalım. Böylece, ölümü bir kez daha hatırlamış olalım. Keseceğimiz kurbanların etlerinden kesemeyenlere de mutlaka ikram  edelim. Bizleri bu günlere ulaştıran yüce Rabbimize bolca hamd edelim ve şükredelim.

     Bu duygu ve düşüncelerle, Kurban bayramınızı tebrik ediyor, ülkemiz için, milletimiz için ve tüm insanlık için hayırlar getirmesini, Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.

 

HAZ. ADI-SOYADI: Sebattin RENÇBER

ÜNVANI: İzmit Yenicuma Camii İmam Hatibi

                                                                                                          

 

 

1  .İbn-i Mâce-Adahi /2

2 . Hac:37

3  .Tirmizi-Adahi / 1

4 . Et-Tâc,2/106

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AY-YIL   : EKİM-2009

TARİH   :02.10.2009

إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّهِ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلاَّ اللّهَ فَعَسَى أُوْلَـئِكَ أَن يَكُونُواْ مِنَ الْمُهْتَدِينَ

CAMİLERİN İBADETLER VE SOSYAL İLİŞKİLER AÇISINDAN ÖNEMİ

 

DEĞERLİ MÜ’MİNLER

Her yıl Diyanet İşleri Başkanlığınca 01-07 Ekim tarihleri arası yurt içinde ve yurt dışında Camiler ve Din Görevlileri Haftası olarak kutlanmaktadır. Bu haftanın hayırlara vesile olması temennisiyle hutbeme başlamak istiyorum. Camiler, topluca ibadet ettiğimiz, namaz kıldığımız,  Allah’ı zikrettiğimiz dua ve niyazda bulunduğumuz ve milletçe din kardeşliğini yaşattığımız yeryüzünde Beytullah’ın  şubesi kabul edilen müstesna yerlerdir. Namaz için camiye yönelen mü’minler, her türlü duygu ve düşüncelerden arınırlar. Birbirlerininsevinç ve kederlerini paylaşırlar. Amiri, memuru, işçisi, patronu, büyüğü, küçüğü,    yan yana, omuz omuza durarak Allah’ın    huzurunda secdeye kapanır ve yanlız O’nun rızasına nail olmaya çalışırlar.

                                            

Aziz Mü’minler!         

                         

Kur’an-ı Kerim’de, insanın Allah’a   iman  ve ibadet  etmek  için  yaratıldığı     bildirilmektedir. Beş vakit  namaz, ibadetler  arasındaki  önemi  itabariyle      imandan  sonra  ilk  sırada  yer   almaktadır.Beş vakit namaz, tek başına    ve cemaatle kılınabilmektedir . Peygamberimiz (s.a.v), cemaatle kılınan namazın sevabının 27 kat daha fazla olduğunu bildirerek, namazların cemaatle kılınmasını tavsiye etmiştir. Camiler; ibadet etme, Allah’ı anma, eğitim-öğretim, birlik ve dirlik, huzur ve sükun mekanlarıdır. Bu itibarla dinimiz; camilere büyük önem vermiştir.

Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de   :  “Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk   etmeyin.(1)" “Ey Ademoğulları! Her mescide gittiğinizde güzel elbiselerinizi giyin.Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Zira   Allah, israf edenleri sevmez. ’’(2) buyurmuştur.

Değerli Müslümanlar!

Cemaate devam etmek zaruret olmadıkça terk edilmemelidir. Hastalık, ihtiyarlık gibi meşru mazeretler bulunmadıkça,şiddetli soğuklar, sel ve fırtınalar, çamur ve yağmurlu havalar engel olmadıkça cemaate devam edilmelidir. Her zaman namazı cemaatle   kılmaya gayret edelim, birlik ve düzenimizi bozmayalım. Böylelikle Allah’ın rahmetinden, ibadetlerin feyzinden yararlanalım. Rasul-i Ekrem ve Eshab-ı Kiram’ın yolundan ayrılmayalım. Rasulullah(s.a.v) buyuruyor ki;   “Mescitlere devamı alışkanlık haline getiren kimseyi gördün mü,onun mümin olduğuna şehadet et’’(3)                                                      

 

Muhterem  Kardeşlerim  

                 

Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde; cami yapmak, yaptırmak ve camileri yaşatıp şenlendirmek teşvik   edilmiş ve hatta müslümanlar bununla görevlendirilmiştir. Tevbe Suresinde; “Allah’ın Mescidlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden,  namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve  Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar  bunlardır. ’’ (4) buyrularak camileri inşa ve imar edip şenlendirenler övgüyle anılmışlardır. Bu hizmetleri ifa edenlerin Allah katındaki ecir ve mükafatları da büyük olacaktır. Bu sebeple camilerle aramızdaki bağları sıcak tutalım. Çocuklarımızı da camilere alıştıralım. Mü’minlerden uzak kalan camiler matem havasına bürünür. Onları mahzun bırakmayalım.

      

                                                                                                              

İlyas SAVAŞ

İzmit Eski İstanbulyolu Fatih Camii İmam Hatibi

1-Cin,18                                                                                                              

2-A’raf,31

3-Tirmizi R.Sterc C-2 Sh.384

4-Tevbe-18

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AY-YIL   : EKİM-2009

TARİH   :09.10.2009

 

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

AİLENİN ÖNEMİ

 

Muhterem Müslümanlar

 

Toplumun en küçük birimi ailedir. Aile yapısının toplumun şekillenmesinde büyük payı vardır. Mutlu aileler mutlu toplumu oluştururlar. Aile, bir milleti millet yapan milli ve manevi değerlerin, gelenek ve göreneklerin öğrenildiği bir okuldur.

 

Küçükler ailede büyüklerin davranışlarını izleyerek onları taklit ederler. Bu davranışlar zamanla çocuklarda yaşam biçimi haline gelir ve böylece çocuğun ahlaki yapısı ve kişiliği oluşur.

 

Değerli Müminler

 

İslam dini aileye son derece önem vermiş ve aile bireylerinin birbirlerine karşı olan vazifelerini belirlemiştir. Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: ''Dikkat ediniz, sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız, kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır...''  Peki bu vazifeler nelerdir

Her şeyden önce eşler arasında karşılıklı sevgi olmalı; erkek, ailesinin yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmalı, ailesinin dini ve ahlaki vazifelerini yapmasına yardımcı olmalı, eksiklerini tamamlamaya gayret etmeli, hanımına karşı nazik ve yumuşak davranmalı, kaba ve kırıcı olmamalıdır.

 

Bu konuda Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor: ''Müminlerin iman yönünden en mükemmeli ahlakça en güzel olanlarıdır. Sizin en hayırlınız kadınlara karşı en iyi davrananızdır.''[1]

Kadın, kocasına sevgi ve saygı ile bağlanmalı, ev idaresinde ve çocukların terbiyesinde kocasına yardımcı olmalı, tutumlu olmalı, kocasının kazandıklarını israf etmemeli ve evine sahip çıkmalı, evine, yuvasına bağlı olmalı, namusunu titizlikle korumalıdır.

Zira Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Kadın, beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar; namusunu korur ve kocasına itaat ederse, kendisine: ‘Hangi kapısından istersen cennete gir’ denir.” [2]

Kıymetli Kardeşlerim

Son dönemlerde giderek zayıflamakta olan aile kurumuna gereken önemi vermek ve her zaman aile kurumunu güçlü tutmak hepimiz için daha sağlıklı bir geleceğe adım atmanın en doğru yolu olacaktır.

Aile sorumluluğu taşımayan, bu bilinçten uzak ve sadece kendini düşünerek yaşayan insanların, sorumsuzca davranışları yüzünden maalesef yuvalar yıkılıyor. Dağılan bu yuvalardan en çok da çocuklar etkileniyor. Anne-baba ilgisinden uzak olarak yetişen çocuklar sevgisinden mahrum olarak büyüyeceklerdir.

Hutbemizi bir ayet-i kerimenin mealiyle bitiriyorum.

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” [3]

                                                                                                                

Mahmut KARAKIŞ

Gebze Güzeller Camii İmam Hatibi



[1] Riyazü's-Salihin, C. 1, s. 318

2Riyazü's-Salihin, C. 1, s. 320

3250 Hadis, s. 186

4Rum, 30/21

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AY-YIL   : EKİM-2009

TARİH   :23.10.2009

وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

CUMHURİYET İDARESİ

 

Muhterem Mü’minler !

Cumhuriyet, milletin irade ve yetkisini, seçilen temsilciler vasıtası ile kullandığı bir yönetim tarzı, milletin danışarak ve görüşerek kendi kendisini idare etme biçimidir. Cumhuriyet, istişarenin esas kabul edildiği insan hak ve hürriyetlerinin ifadesini bulduğu bir idare şeklidir.

Kıymetli Mü’minler !

Cenab-ı Hak, istişareyi işlerine esas alan mü'minleri Şüra Suresi 38 ayette şöyle açıklar: "Onların işleri aralarında istişare iledir. Onlar kendilerine rızık olarak verilenlerden infak ederler." Cenab-ı Mevla bu ayet-i kerimede mü'minlerin işlerinin danışmaya dayandığını ifade buyurarak, keyfiliğin ve baskının gerçek mü'minlerin işi olmadığını açıklamış oluyor.

 

Dinimizde bu danışma ruhu, imanlı insanların kalplerine yerleştirilmiştir. Allah'ü Teala sevgili Resulüne hitaben "Ey Resulüm! Allah'ın rahmetinden dolayı sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer katı yürekli olsaydın etrafındakiler dağılır giderlerdi. Onları affet, onlar için mağfiret dile, iş hakkında onlara danış."[1] buyuruyor. Böylece sevgili Peygamberimize ne olursa olsun istişareden ayrılmaması emrediliyor.

 

Peygamberimiz her işinde istişareyi gözetirdi. Peygamber Efendimiz dünya ile ilgili işlerde ashabı ile istişare eder, onların görüş ve düşüncelerine büyük değer verirdi. Danışmadan bir iş yapmazdı. Nitekim Bedir, Uhud ve Hendek savaşları gibi pek çok önemli konularda ashabıyla istişare ederek, genelde çoğunluğun fikrine göre karar vermiş ve bu konuda da insanlığa örnek olmuştur.

 

Muhterem Cemaat!

Milletçe gösterilen büyük fedakarlıklar neticesinde kazandığımız Kurtuluş Savaşından sonra kurduğumuz Devlet, millet iradesine dayanan ve günümüzde en gelişmiş idare şekli olan Cumhuriyettir.

Şehitlerimizin kanlarıyla sulanan vatan toprakları üstünde, rengini şehitlerimizin kanından alan ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde bugün huzur ve güven içinde yaşıyorsak bunu, bugünleri bize hazırlayan maneviyat dünyamızın gönül adamlarına, milli kahramanlarımıza, şehit ve gazilerimize borçluyuz.

 

Bağımsız bir devleti olmayan, istiklal ve hürriyeti alınan milletler ne dünyada rahat edebilir ne de yeterli olarak dini görevlerini yerine getirebilirler.

 

Bu sebeple her köşesinden binbir bereket fışkıran cennet vatanımızın ve sahip olduğumuz istiklal ve cumhuriyetin değerini çok iyi bilelim ve bizlere bu nimetleri lütfeden Rabbimize şükredelim.

Sahip olduğumuz nimetlerin korunması ve ülkemizin kalkınması, el ve gönül birliği içinde çalışmamıza ve kardeşçe birbirimizle geçinmemize bağlıdır.

 

Varlığımızı devam ettirebilmek için başkalarının insaf ve merhametine değil, önce Allah'ın yardımına, sonra kendi gücümüze güvenelim ve bu gerçeği hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım.

Milli varlığımız yönünden önemi çok büyük olan bayramları kutlarken bu günleri bize armağan edenleri ve Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ü onun silah arkadaşlarını ve bu uğurda canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

                                                                                                       

HAZ.ADI-SOYADI:Faruk ÇOBAN

ÜNVANI:İzmit Fevziye Camii İmam Hatibi

 (1) Şura Sûresi   38 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AY-YIL   : EKİM-2009

TARİH   :30.10.2009

 

بسم لله الرحمن الرحيم

والعصر& ان الانسان لفى خسر& الاالذين امنوا وعملوا الصالحات وتواصوا بالحق وتواصوا بالصبر&

قال النبى (ص): نعمتان مغبون فيهما كثير من الناس:الصحة والفراغ

 

ZAMANIN KIYMETİNİ BİLMEK

 

 

Muhterem Müslümanlar!

İnsanoğlu doğar, büyür ve ömür denen zaman dilimini tamamladıktan sonra ahirete göç eder.

 

Rabbimizin bize verdiği en önemli nimetlerden bir tanesi de; zaman, diğer bir ifadeyle ömürdür. İnsan kazanabileceği veya kaybedeceği her şeyi zaman içersinde kazanır veya kaybeder. Onun için zaman, insan için çok kıymetli bir değer, çok kıymetli bir hazinedir. Elindeki altını veya parayı sokakta rasgele her geçene dağıtan kimseye akıllı diyebilir miyiz? Zamanını ölçüsüzce ve boşa geçiren kimsenin durumu daha da vahimdir. Zira insan altını veya parayı tekrar kazanabilir. Ama boşa geçen zamanı tekrar kazanmak mümkün değildir. Bu bakımdan akıllı kimse, sahibi olduğu değerleri yerli yerinde israf etmeden kullanan ve zamanını boşa geçirmeyen kimsedir.

 

Aziz Mü’minler!

Rabbimiz bizlere zamanımızın kıymetini bilmeyi en kıymetli değer olan ömrümüzü Salih amellerle ve birbirimize iyiyi, güzeli, hakkı ve sabrı tavsiye etmemizi, aksi halde ziyanda olduğumuzu Asr suresinde şöyle öğütlüyor: “ And olsun zamana ki; insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip de salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.(onlar ziyanda değillerdir.)” (1)

 

Zaman; her devirde, her çağda kıymetliydi. Fakat yaşadığımız çağda çok daha önem kazandı. Milletler, teknolojiler zaman yarışı içindedirler.  Zamanı iyi şekilde değerlendiremeyen diğerine yenik duruma düşmektedir. Başarılı olabilmenin sırrı zamanı en iyi şekilde değerlendirebilmekten geçmektedir.

 

Dünyada kalkınmış ülke insanlarının okul çağlarından itibaren ne kadar çok çalıştıklarını ve ne kadar çok araştırma yaptıklarını; kısaca zamanlarının kıymetini bildiklerini görmekteyiz. Çalışmak bizim dinimizde ibadettir. O halde Müslüman, zamanını kahvehanelerde, oyun masalarında boşu boşuna geçirmemeli zamanının kıymetini bilmelidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu konuda  “İnsanların çoğunun aldandığı ( kıymetini bilemediği ) iki nimet vardır. O iki nimet: Sağlık ve boş vakittir”(2)  buyurmaktadır ki, zamanımızı boş yere geçirmeyip değerlendirmemiz gerektiği hususunda biz müminleri uyarmaktadır.

 

Aziz kardeşlerim!

Yaşadığımız dünyanın bir imtihan dünyası olduğunun şuuru içersinde olmalıyız. Çok kıymetli olan zamanımızı boşa geçirmez çalışırsak imtihanda başarılı olabiliriz. Zira insan, maddeten ve manen zaman içersinde ne kadar çalışırsa ancak çalıştığının karşılığını alabilir.

 

Zaman geçiyor ve ömürler tükeniyor. Kaybedilen zaman geri gelmiyor. Onun için zamanımızın kıymetini bilelim ki hem dünya hem de ahirette mesut olalım.

 

 

 

                                                                                                              

HAZ.ADI-SOYADI:Ali AKARSU

ÜNVANI:Derince Fatih Camii İmam Hatibi

 

1-Asr, 103/1–3    

2-Buhari, Rikâk, 1 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TARİH   :04.09.2009

وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

 

FİTRE – ZEKAT - SADAKA

 

 

Muhterem Müslümanlar!

 

Geçmiş çağlara nisbetle ilmin ve tekniğin pek ileri merhalelere eriştiği asrımızda hiç olmazsa bazı milletlerin müreffeh olduğunu görürüz, fakat bütün insanlığın mutlu olduğunu söylemek mümkün değildir. Öyle görünüyor ki, bu günün zenginliği daha dünyada iken sıkıntılar getirmektedir. Çünkü zenginliği elde etmek için sonsuz bir ihtiras, diğer taraftan arzular, istekler çoğalmıştır. Kıskançlığın, içini kasıp kavurduğu asrımızın insanı, ihtiras ateşleri içinde servet toplama yarışına girmektedir. Böyle bir ruh hali içerisinde bulunan zenginin, servetinde başkalarının hakkı bulunduğunu düşünmesine imkân yoktur. Burada ferdin ve cemiyetin imdadına yetişecek olan, İslam dininin getirdiği mali ibadetlerdir. Zekât, bu emirlerin başında gelmektedir.

 

İslam’ın beş şartından dördüncüsü olan zekat, dini ölçülere göre zengin Müslümanın her sene malının kırkta birini fakir olan Müslümana vermesidir. Kur’an-ı Kerim’de namaz ile birlikte otuz yedi yerde geçmektedir. Zekâtın üzerinde bu kadar durulmasının sebebi ise, taşıdığı önemi göstermektedir.

 

Zekât; kalbi cimrilikten, malı fakirin hakkından temizleyen, zenginlerde şefkat ve merhamet duygularını geliştiren bir ibadettir. Zekât sayesinde fakirlerin kalbindeki haset ve kıskançlık ortadan kalkar. Kendilerine yardım eden zenginlere karşı sevgi ve saygı meydana gelerek toplumda birlik ve kardeşlik kuvvetlenmiş olur.

 

Kur’an-ı Kerimde: “Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin. O (yüce) Resul’e itaat edin. Taki ilahi rahmete kavuşturulasınız.” (1) buyrulmaktadır.

 

Muhterem Müslümanlar

 

Bu halde, ilahi rahmete kavuşmanın şartlarından biri de zekâttır. Zekât vermeyen kimsenin imanı kemale erişmez.

 

Bu konu ile ilgili eserlere bakılıp, ehline danışılarak daha geniş bilgi sahibi olunmalıdır.

  

Fitre ise, Ramazan Ayında fakirlere verilen bir sadakadır. Bayramdan önce verilmesi uygundur. Dinî ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin, hem de ergenlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vaciptir. Bir fitre, yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Zekât hangi fakirlere verilirse, fitrede onlara verilir. Bir özürden dolayı Ramazan’da oruç tutamayanlar  da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitre vermekle yükümlüdürler.

 

Varlıklı Müslümanlar fitre vermekle fakirlere bayram sevincini yaşatırlar. Böylece hem borcunu ödemiş, hem de sevap kazanmış olurlar.

 

Aziz Müslümanlar!

 

Allah’ın lütfuna erişmek gayesiyle din kardeşine yardımcı olmak isteyen bir mü’min, zengin, fakir herkesin iyiliğine koşar.

 

Sadaka, malı çoğaltan manevi, bir yatırımdır. Hadisi şerifte: “İnsanların hayırlısı, insanlara daha faydalı olandır.” (2) buyurulur.

 

Fakirin çektiğini anlayabilmek için yoksulların arasında dolaşmalı, evlerine gitmeli ve sohbetlerinde bulunmalıdır.

 

İnsanlara hayır elini uzatan, Allah’ın yardımına erişir. Mahzunları sevindiren kederden uzak olur.

 

Sağlığında mal ve fırsatlar elinde iken tüm canlılar için Allah’ın rızasını celb edecek sadakalar vermeli.

 

Kabrin azabından, ahiretin ateşinden korunmayı dilersen, yoksulları gözet yetimleri doyur.

 

Hadisi şerifte Hz. Peygamber (S.A.V) şöyle buyurur:  “Her iyilik bir Sadakadır.” (3) 

“Sadaka, yetmiş kötülüğün kapısını kapatır.” (4)

 

Ne mutlu bu güzellikleri, hayata tatbik edebilenlere.

 

 

 

1-Nur süresi , ayet 56                                                

2-Feizul-Kadir , c.3.s .481                                                 

3-Buhari – Müslim                                                

4-Taberani

------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

 

 

 

 

 

 

TARİH   :11.09.2009

الْقَدْرِ لَيْلَةِ يفِ أَنْزَلْنَاهُ إِنَّا

الْقَدْرِ لَيْلَةُ أَدْرَاكَ وَمَا مَا

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ

مْرٍ أَ كُلِّ مِنْ رَبِّهِمْ بِإِذْنِ فِيهَا وَالرُّوحُ الْمَلَائِكَةُ تَنَزَّلُ

سَلَامٌ هِيَ حَتَّىٰ مَطْلَعِ الْفَجْرِ

 

 

KADİR GECESİ

 

 

Aziz Mü’minler

 

Önümüzdeki Salı gününü Çarşamba gününe bağlayan gece Mübarek Kadir gecesi olup, Allah’ın (c.c) hakkında bir sûre indirdiği, Kur’anda mübarek bir gece olarak nitelediği, gelecek seneye kadar ki kaza ve takdirin meleklere bildirildiği ve Kur’an-ı Kerimin indirilmeye başlandığı kutsal bir gecedir.

 

Muhterem Müslümanlar!

 

Zaman ve mekânlar, kendilerinde meydana gelen önemli olaylarla değer kazanırlar. Bu geceyi de değerli kılan en mühim olay, Kur’an-ı Kerim’in bu gecede indirilmeye başlanmasıdır. Kuranı kerimde şöyle buyrulmuştur:

 

“Muhakkak ki biz Onu( Kur’an-ı) Kadir gecesinde indirdik.

Kadir gecesinin ne olduğunu nereden bileceksin?

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

O gece melekler ve ruh, rablerinin izniyle her türlü iş için inerler.

O gece tan yeri ağarıncaya kadar selamettir, esenliktir.” (1)

 

      Peygamber Efendimiz (s.a.v) de hadis-i şeriflerinde:

“Size içinde bin aydan daha hayırlı bir gece olan bir ay gelmiştir. Kim o gecenin hayrından mahrum kalırsa, o bütün hayırlardan mahrum kalmıştır. O gecenin hayrından ancak gerçekten nasipsiz biri mahrum kalır.

 

Kim Kadir gecesini, faziletine inanarak ve mükafatını da Allah’tan bekleyerek hakkıyla ihya ederse geçmiş günahlar bağışlanır.” buyurmuşlardır. (2)

 

Değerli Mü’minler!

 

Zikrettiğimiz ayet ve hadislere kulak vererek, Kadir gecesini hakkıyla ihya etmek için; Kaza namazı kılmalı, bol bol Kur’an okumalı, nefis muhasebesi yapıp geçmişte yaptığımız hatalardan tevbe etmeli, yetim ve fukarayı sevindirecek ameller yapmalı, evveli rahmet- ortası mağfiret- sonu da Cehennemden azad olan bu Mübarek Ramazan Ayı’nın sonunda kurtuluşa erenlerden olmaya çalışmalıyız.

 

Aziz Müslümanlar!

 

Kadir Gecenizi ve Ramazan Bayramınızı şimdiden tebrik eder, hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz ederim. Hutbemizi Peygamberimizin (s.a.v) Hz. Aişe’ye (r.a) Kadir Gecesi için tavsiye ettiği şu dua ile bitirelim:

“Allah’ım sen affedicisin, affetmeyi seversin, bizi de affet.” (3)

 

 

 

1-      Kadir, 97/1-5

2-      Buhari, fazlu leyletil kadr, 1

3-      Tirmizi deavat, 84

 ----------------------------------------------------------------------------------

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TARİH   :18.09.2009

 

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّىٰ تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ ۚ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَإِنَّ اللَّهَ بِهِ عَلِيمٌ

HAYIR İŞLEME BİLİNCİ

 

 

Değerli Müminler!

 

Maddenin kutsal hale getirildiği, iyilik duygularının yok olmaya yüz tuttuğu, başkalarının pek düşünülmediği, maddenin ön plana çıktığı günümüzde, İslâm’ın sadaka emri ve iyilikte bulunma tavsiyesi daha da önem kazanmaktadır.

 

Yaratılış itibariyle insanlar birbirlerine ihtiyaç duymaktadırlar. Pek çok konuda zengin fakire, güçlü zayıfa muhtaçtır. Hiçbir zengin, "Benim kimseye ihtiyacım yok." diyemez.

 

İnsanların birbirine muhtaç olmaları, birbirleri ile yardımlaşmaları zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır. Hem başkaları ile yaşamak, hem yardıma ihtiyaç duymamak imkânsızdır. Bunun için İslâm yardımlaşmayı, bütün maddî ve mânevî hayatımızı kapsayacak şekilde en geniş sınırları ile ele almış ve dinî-ahlâkî bir görev olarak ortaya koymuştur.

 

Cenabı Hak; “..İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (Mâide,2) buyuruyor.

 

Muhterem Müslümanlar!

 

İyilik ve hayırda yarışmak, Allah yolunda harcamak, toplumdaki kimsesiz, fakir ve düşkünlere yardım etmek, Kur’ân-ı Kerim’in en çok üzerinde durup teşvik ettiği hususlardandır. Bir çok ayet ve hadis, kalıcı olanın, bu tür hayır ve yatırımlar olduğunu bildirmektedir. Okuduğum ayette şöyle buyrulmaktadır: "Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz" (1) Bir başka ayette,“Hayırda yarışın” (2) tavsiyesi yapılmaktadır.

 

İşte bu anlamdaki bir çok ayet ve hadisle birlikte Hz. Peygamberin fiili örnekliği, Müslümanlarda kesintisiz hayır işleme bilincini geliştirmiş ve bunun bir sonucu olarak vakıflar ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber, Medine-i Münevvere’deki yedi parça mülkünü bizzat vakfettiği gibi Sahabe-i Kiram’ın ileri gelenleri de bir çok vakıf yapmışlardır. Peygamberimiz bir mübarek sözlerinde: "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan; malın en hayırlısı, Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın en hayırlısı da insanların en çok ihtiyaç duydukları şeyleri karşılayandır" buyurmuştur.

 

Değerli Müminler!

 

Dini kavramlarımızdan biri olan sadaka-i câriye, sürekli sevap kazandıran sadaka anlamına gelir. Bir hadiste sürekli sevap kaynağı olan ameller şöyle belirlenir:

"Ademoğlu öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Üç kimse bundan müstesnadır. Kesintisiz sadaka (sadaka-i câriye) işleyenler, topluma yararlı bir ilim (talebe / eser) bırakanlar ve kendisine hayır dua eden hayırlı çocuk yetiştirenler."(3)

 

Hadiste geçen sadaka-i câriye; yol, köprü, çeşme, mescid, aş evi, hastane ve okul gibi hayır kuruluşlarını da kapsar. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, gerek sağlıklarında ve gerekse vefatlarından sonra sevap kazanmaya devam ederler.

 

Yüce Allah bizleri, kesintisiz hayır işleme bilincinde olan kullarından eylesin.

 

 

1- Al-i İmran 3/92

2- Bakara 148; Maide 48; Müminin 61

3- Müslim, Vasıyye, 14; Ebû Davud, Vesâyâ, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

 

 

 

TARİH   :20.09.2009

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

RAMAZAN BAYRAMI

 

 

Aziz Cemaat!

 

Peygamber Efendimizin (a.s) ifadesi ile; “Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azabından kurtuluş” olan Ramazan ayını geride bırakarak gönüllerin berrak, duyguların saf ve canlı, zihinlerin arı olduğu bu sabahta mübarek Ramazan bayramına kavuşmuş bulunmaktayız. Tüm İslam Âlemine hayırlı olsun. Bayramımız mübarek olsun.

 

Değerli Kardeşlerim!

 

Bayramlar, kardeşliğin pekiştiği, bütün toplumun kaynaştığı günlerdir. Özümüzle kültürel zenginliğimizle buluştuğumuz, buram buram hoşgörü, ikram ve sevgi kokan günlerdir. Bayramlarımızda çocuklarımız için sevinç, büyüklerimiz için merhamet ve sükûnet vardır.

 

Muhterem Müslümanlar!

 

Bizler toplum olarak milli ve dinî bayramlarımıza son derece önem veririz. Ramazan Bayramına kavuşmakla bu mübarek sabahta Rabbimizin rızasına nail olduk. Bütün Ramazan Ayı boyunca bizler bu sevinç ve huzur dolu günü bekledik. Her şeyimizle haramlardan uzak durduk. Bütün benliğimizle Ramazan Ayını yaşamaya çalıştık. Neticede ferah dolu, mutluluk dolu bu kutlu güne kavuştuk.

 

Resulullah Efendimiz (a.s); “Allahu Teâlâ müşriklerin kutlamış oldukları iki bayrama bedel olarak, daha hayırlılarını, Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı günlerini size tahsis etmiştir.” (1) diye buyurarak bu mübarek günün değerini ifade etmiştir. Bu müstesna günümüzde bayramın varlığını öncelikle şahsımızda yaşayalım, sonra bunu bütün fedakârlığımızla ailemize yansıtalım, çocuklarımızı sevindirelim, büyüklerimizin gönlünü alarak ziyaret edelim, akraba, eş, dost ziyaretini ihmal etmeyelim. Allah’ın bize vermiş olduğu nimetlerden yetim, kimsesiz ve yoksul çocukları istifade ettirelim. Bu tür kutlu zaman dilimlerinin toplumumuza kazandırdığı değerleri bayram içerisinde yaşayarak göstermeye çalışalım. Dargınlarımızı barıştıralım. Bu mübarek günlerde küskün durmayalım.

 

Hutbemizi şu ayeti kerime’nin meâli ile bitirelim;

“Allah’ın ipine (Kur’an’a) hep birden yapışın da dağılmayın. Bir de Allah’ın üzerinizdeki şu nimetini anın ki siz vakti ile düşman iken kalplerinizi (İslam) nimeti ile o barıştırdı da O’nun bu nimeti sayesinde kardeş oluverdiniz.”  (2)

 

 1-Sahihi Buhari, C3/157

2-Âl-i İmran 103          

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

          

TARİH   :25.09.2009

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

 

         GENÇLİĞİN EĞİTİMİ

     

         

         Değerli Mü'minler!

         Allah'ın (c.c) bize bahşettiği hayat nimetinin en güzel ve en verimli çağı şüphesiz gençlik çağıdır.

 

Gençlerini iyi yetiştiren milletler, istikbalini kazanmış ve ilerlemiş; gençlerini perişan eden milletler ise dağılıp yok olmuştur. Neslimizin fiziken ve ruhen sağlıklı bir nesil olmasının ilk basamağı doğru bir eş seçimidir.

 

Nikahla kurulan yuvanın helal rızıkla beslenmesi ve İslam ahlakıyla donatılması gerekir.

 

       Aziz Mü'minler!

      Dünyadaki her şeyimiz, malımız, evladımız vs. hepsi birer imtihandır. Nitekim Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de: "Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır, Allah katında ise büyük bir mükafat vardır." (1) buyurmuştur.

 

Çocuklarımızın ve mallarımızın hayırlı bir imtihan olması ve büyük mükâfatı kazandırması için neslimizi dindar, imanlı, ihlâslı, mukaddes değerlerine bağlı, helali-haramı bilen ve büyüklerini sayan, küçüklerini seven birer nefer olarak yetiştirmeliyiz. Bu sadece anne babanın değil tüm toplumun aslî vazifesidir.

 

Peygamberimiz (s.a.v) döneminde tebliği ilk anlayanlar gençler olmuştur. Hz.Ali (r.a) 10, Zeyd b.Harise (r.a) 15, Mus'ab b. Umeyr (r.a) 17 yaşlarındayken İslam'la şereflenmişler, Resûlullah'ın himayesinde yetişmişler ve Mus'ab b. Umeyr (r.a) Medine'ye gönderilen ilk  öğretmen, Hz.Ali (r.a) Bedir'de sancağı taşıyan mümtaz şahsiyetler olmuşlardır. Maalesef bugün gençlerimiz Alileri, Ömerleri, Mus'abları değil de Conileri, Yorgileri örnek alır olmuşlar.

 

      Taklit etmekte o kadar ileri gitmişiz ki, çocuklarımızın isimleri ya da lakapları değişmiş, onlar gibi yaşamak, heva - hevesin peşinde koşmak erdem kabul edilmiş; dinine, örfüne bağlı gençler pısırıklıkla itham edilir hale gelmiş, açıkçası inandığı gibi yaşamayan gençlik yaşadığı gibi inanmaya başlamış.

 

      Zararın neresinden dönülürse kârdır deyip acilen gençliğimize sahip çıkmalıyız. Bunun için öncelikle kendimiz örnek bir hayat yaşamanın gayretinde olmalı, onların güzel arkadaş edinmelerini sağlamalı, onları okumaya teşvik etmeli ve her türlü manevi zırhla donatmalıyız.

 

       Kıymetli Mü'minler!

      

       Hutbemi başta okuduğum Tahrim Suresi'nin 6. ayetinin mealiyle bitirmek istiyorum. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

 

      "Ey iman edenler! kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden muhafaza edin." (2)   

 

 

 

1-Teğabun 64/15

2-Tahrim 66/6

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

 

 

 

 

 

TARİH   :07.08.2009

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

SAĞLIĞIMIZI KORUYALIM

Muhterem Müslümanlar!

Dinimiz, sağlığı korumanın üzerinde önemle durur. Sağlığın korunması, İslamiyet’in muhafazasını istediği beş temel gayeden biridir. Hastalıktan sakınmak, sağlıklı yaşamaya gayret etmek, dini bir vazifedir. Çünkü her şey sağlıklı olmaya bağlıdır. Bu sebeple bedenen ve ruhen sağlıklı olmayan insanların, dini vazifelerini gereği gibi yerine getirmeleri de son derece zordur. 

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Hastalık gelmeden, sağlığın kıymetini biliniz.   (Fethu’l-Kebir, 1/203) buyuruyor. İnsan elindeki nimetin kıymetini iyi bilmelidir. Nimet elindeyken o nimete karşılık olarak, o nimeti kendisine verene karşı, şükür borcunu yerine getirmeye çalışmalıdır. Zira hutbemin başında okuduğum ayet-i kerimede ifade edildiği üzere;

“Sonra izin günü mutlaka nimetlerden sorgulanacaksınız.”

Aziz Cemaat!

Yüce dinimiz İslam’ın bizlere yüklediği sorumlulukları layıkıyla yerine getirebilmemiz,  bedenen ve ruhen sağlıklı olmamıza bağlıdır. Bedenen sağlıklı olabilmek; yediğimiz, içtiğimiz gıdalara dikkat etmek, vücudumuzu gereği gibi korumakla mümkün olur. Ruhen sağlıklı olabilmek ise; işlediğimiz hatalardan pişmanlık duyup bir daha aynı hataları yapmamakla mümkün olur. O halde, sorumluluklarımızın bilincinde fertler olarak, bedenen ve ruhen sağlığımızı olumsuz yönde etkileyecek içki, sigara, kumar, zina, haram yeme, harama bakma, günah işleme ve benzeri her türlü davranıştan kaçınalım.


Muhterem Mü'minler!

Sağlık, Allah’ın kullarına verdiği en kıymetli nimetlerden biridir. Onun değeri iyi bilinmelidir. Sağlığımızı hiçbir zaman boşa harcamamalı, onu en güzel biçimde koruyup muhafaza etmeliyiz. Zira onu bir kere kaybettiğimizde bir daha eski haline getiremeyebiliriz.

Hutbemizi Peygamber Efendimizin şu hadis-i şerifiyle bitirelim:

“İki nimet vardır ki, insanlardan çoğu bunlar hakkında aldanmışlardır. O nimetler, sağlık ve boş vakittir.” ( Fethu'l Kebir, 3/264)

 

İZMİT MÜFTÜLÜĞÜ 

 

----------------------------------------------------------

TARİH   :14.08.2009

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ    (Bakara 183)

 

 

RAMAZAN AYINA GİRERKEN

 

Muhterem Mü’minler!

 Kâinatı yoktan var eden ve kullarını sonsuz nimetlerle rızıklandıran yüce Rabbimize sonsuz hamd-ü senalar olsun ki, bizleri yine içinde bulunduğumuz şu mubarek ay ve günlere ka- vuşturdu. Yaklaşmakta olan onbir ayın sultanı mübarek Ramazanı Şerifin, önümüzdeki 21 Ağustos Cuma günü ilk orucuna başlamış olacağız.  

Aziz Müslümanlar!

Kur’an ayı, rahmet ayı, bereket ve mağfiret ayı olan Ramazan Ayını ve orucunu yüce Rabbimiz Kur’anda bizlere şöyle haber veriyor; 

"Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”

 

“Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise, bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, kim gönülden bir iyilik yaparsa, o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”

“(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise, içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da, sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık, Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.” (2) 

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyururlar;

“Kim ki, inanarak ve sevabını ALLAH’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (3)

 

Aziz Müslümanlar! 

Ramazan Ayı, biz Müslümanlar için kaçırılmaması gereken büyük bir fırsattır. Elbette ALLAH’ın değer verdiğine değer vermek, müslümanı yüceltecektir. Cenab-ı Hakkın bizlere sunduğu bu rahmet ortamını iyi değerlendirerek ibadetlerimizi ve sâlih amellerimizi çoğaltmalıyız. Tuttuğumuz oruçlar, kıldığımız teravihler, verdiğimiz sadakalar ve diğer hayr-u hasenâtımız, bizleri ALLAH katında yüceltecek, Cehennemden uzaklaştıracak ve Cennete girmemize vesile olacaktır. Oruç sayesinde müslüman, mânen ve maddeten olgunlaşacak, şefkat ve merhamet duyguları gelişecek, nefsin sonsuz istek ve arzuları sınırlanacak, şükrü artacak ve sabrı genişleyecektir.  

Değerli Mü’minler! 

İçinde bulunduğumuz hafta, aynı zamanda 17 Ağustos depreminin onuncu yıldönümüdür. Bölgemizde meydana gelen ve asrın felâketi olarak nitelenen o büyük depremde hayatlarını kaybeden kardeşlerimizi rahmetle anıyor, Cenab-ı Hakkın bizleri böyle felâketlerden uzak tutmasını niyaz ediyor ve Mübarek Ramazan-ı Şerifinizi  tebrik ediyorum.

 

 

1. Bakara (183)

2. Bakara (183-184-185)

3. El-Fethu’l-kebir ( c. 3, Sh. 203)

 

                                                                  İZMİT MÜFTÜLÜĞÜ

-------------------------------------------------------------------------------------------

 

TARİH   :21.08.2009

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ    (Bakara 183)

 

RAMAZAN VE ORUÇ

 

 

Aziz Mü'minler!

 

İslam'ın temel esaslarından birisi de oruç ibadetidir. Hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Farziyeti; kitap, sünnet ve icma ile sabittir.

Oruç, Müslüman, akıllı ve erginlik çağına gelmiş olan herkese farzdır.

 

Oruç, niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından, güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsî ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir.

 

Muhterem Müslümanlar!

Oruç, insana nefsine hakim olmayı ve iradesine sahip olmayı öğretir.

Oruç, insanın vücuduna şifa, ruhuna gıdadır.

Oruç, insana şefkatli, merhametli olmayı öğretir.

Oruç, nimetlere şükretmenin en güzel kanıtıdır.

Oruç, günahların affına ve duaların kabulüne vesile olur.

Oruç, kin, nefret, gurur, kibir, hasedi ortadan kaldırır.

Oruç, sosyal dengenin, toplumsal barışın oluşmasına yardımcı olur.

Oruç, insana sabrı ve Allah'a kulluğu öğretir.

 

Aziz Mü'minler!

 

Oruç ibadetinin Allah katında makbul olması için, bütün azalarımızla oruç tutmalıyız. Yani dilimizi yalandan, gözümüzü haramdan korumalıyız.

Kısacası her türlü kötülüklere karşı tedbirli ve temkinli olmalıyız.

Haramlardan kaçmaz, şartlarına uygun olarak oruç tutmazsak, bu gayretimiz boşa çıkmış olur.

  

Yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerimde:

“Ey iman edenler! Kötülüklerden sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.” (1)buyurmuştur.

Peygamberiz (s.a.v) Hadis-i Şerifde:

“Kim Ramazan orucunun farz olduğuna, inanarak ve karşılığını yalnız Allah'tan umarak oruç tutarsa, onun bütün geçmiş günahları bağışlanır.” (2)buyurmaktadır.

“Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız.” (3)

“Oruç kötülüklere ve Cehennem'e karşı bir kalkan ve bir siperdir.” (4)

“Her şeyin bir zekâtı vardır. Vücudun zekâtı da oruç tutmaktır. Oruç sabrın yarısıdır.” (5)

“Oruçlunun sükûtu tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, amellerinin sevabı kat kattır.” (6)

“Oruçla Kur'an, kıyamet gününde kula şefaat edecektir.” (7)

 

Aziz  Mü'minler!

 

Günahları silen, Cennet'e girmemize vesile olan, derecemizi yükselten, bizleri Allah'a yaklaştıran bu güzel oruç ibadetini en güzel şekilde tutmaya gayret edelim. Tövbekâr olalım, günahlardan arınalım. Bizleri ulvîleştiren, vücutlarımıza şifa, ruhlarımıza gıda olan orucun önemini çok iyi kavrayalım. Hep birlikte yüzü ak, alnı pak olarak huzuru ilâhîye varalım.

 

 

  1. Bakara,183
  2. Riyazü’s-Salihin Terc. c.2.sh.489
  3. Fethu’l Kebir, 2/194
  4. Fethu’l Kebir, 2/206
  5. İbn Mâce, Sıyâm, 44
  6. Ramuzü’l, Ehadis,308
  7. El Camiu’s Sağir 2/44        

 İZMİT MÜFTÜLÜĞÜ

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

1 2 

 

Kuran-ı Kerim
Elmalılı Tefsiri
Kütüb-ü Sitte
Siyer
İlmihal
Dini Bilgiler
Dini Sorular
Mutluluk Yolu İslâm
Hutbeler
Dini Sözlük
Resimlerle Namaz
Resimlerle Abdest
Dua ve Sûreler
Diyanet Dergileri
Web Kütüphanesi
Kâbe'den Canlı Kur'an

 
20 Mayıs 2012 Pazar







 


    
                      
            
Copyright © 2009 T. C. İzmit Müftülüğü
web tasarım : 3d Teknoloji.com & fi2ir.com